|
Sinemada Etik ve Estetik
Sinema, tarihinin yeni bir aşamasının bir ara dönemini, bir geçiş dönemini
yaşıyor. Bunun yolunu açan da gene bir teknolojik gelişme. Elektronik
teknolojisinin film üretim ve iletim alanına girmesi ve ağırlığını giderek
arttırması, sinemada yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Eğer
sinemada, gerçekten, bir dönüşümün ara dönemindeysek, sinemaya artık bu açıdan
bakmaya başlamak gerekir. Buna göre sinemanın geçmişi değerlendirilir, geleceği
düşünülebilir...
Bu yeni durum, sinema alanında birçok kabul görmüş değerlendirmenin, tanımın,
kavramın yeniden tanımlanmasını, kavramlaştırılmasını da gerekli kılmaktadır...
Sinemada ve özelde belgesel sinemada etik ve estetik konusu da yeni dönemde,
geçmişin devamı olan ‘şimdi’ye göre farklı boyutlar içermeye başlayabilir...
Genel sanat çerçevesi içinde özel bir alan olarak sinema alanı vardır ve bunun
içinde de daha özel bir alan olarak belgesel sinema bulunmaktadır. Etik ve
estetik konusu da aynı şekilde ele alınabilir. Genel etik ve estetik konusu
içinde gene genel bir sanat etiği, estetiği, bunun içinde de özel sinema etiği
ve estetiği ve daha özel de belgesel sinema etiği ve estetiği düşünülebilir...
Genel özellikler bütün alanları ne ölçüde kapsar, hepsi için de aynı oranda
geçerli midir, ortak mıdır?.. Alanlar farklılaştıkça, farklı özel etik ve
estetik değerler kuşkusuz söz konusu olmaya başlar. Ayrıca etik ve estetik
değerler bir kültür ürünüdür. Zamana ve yere göre değişebilir, değişkenlik
gösterebilir. ‘Mutlak’ bir konumları yoktur. Genel ne ölçüde özeli kapsar, ya da
özel ne ölçüde geneli de yansıtır? Özel, geneli yadsıyabilir, onunla çelişebilir
mi? Genelin değişmesinde özelin rolü nedir? Sinemanın genel etiği kuşkusuz
belgesel sinamayı da içerir, onu da kapsar. Ama belgesel sinemanın kendi ‘ayrı’,
‘özel’ bir etiği, etik değerleri var mıdır, olabilir mi? Yani yalnızca belgesel
sinema için geçerli olabilen bir etik var mıdır, olabilir mi? Aynı sorular,
estetik konusu için de geçerlidir. Belgesele özgü bir estetikten söz edebilir
miyiz?
Bence, belgesel sinemanın kendi, özgün, yalnız kendine ait bir etiği ve estetiği
olmamı. Bu olmadan belgesel sinemayı, genel sinema alanından ayrı bir alan
olarak tanımlamak olası değildir. Belgesel sinemanın tanımına göre, etik-estetik
tartışması, değerlendirilmesi değişebilir. Bu bakımdan, hâlâ net olarak
yapılamayan, belgesel sinemanın tanımının yapılması ve o tanıma göre konunun
irdelenmesi gerekir. Bunun için salt belgesele özgü olanın belirlenmesi
zorunludur. Genel sinema tanımına göre, belgeselin farklı bir ‘sinema’ tanımı
nedir? ‘Farklılık’ nedir? Yalnızca belgesel için geçerli olan özellikler var
mıdır, nelerdir?...
Bana göre, sinemada başlıca iki ana alan var: Kurmaca ve belgesel. Bu her iki
alanın da ayrıca alt alanları, alt türleri bulunur. Örneğin, kurmacada polisiye,
dram, komedi, aksiyon, korku, müzikal, reklam, klip gibi, belgeselde ise
yaratıcı belgesel, haber, inceleme-araştırma, bilimsel-teknik, spor, kültür,
tanıtım belgeselleri gibi alt başlıklar, türler vardır. Bunların her biri,
genelin içinde bir özel alanı oluştururlar.
Sanatın etiğinde estetik öncelikli gelir. Sanat, önce estetik bir olgudur.
Sanatın ilk hedefi estetik yaratmaktır. Estetik boyut olmadan sanat ürünü var
olamaz. Genel sanat alanında, demek ki estetik etikten öncedir.
Etik, hayatın birçok alanını kapsayan bir değerler bütünüdür. Ama estetik boyut,
sanatı diğer alanlardan ayıran özel bir niteliktir. Estetik sanata özgüdür. Bir
insan üretiminin sanat olabilmesi ancak estetik boyutla olasıdır. Dolayısıyla
sanata dair bütün değerlendirmeler, tartışmalar, ürünün önce sanat olmasıyla
başlayabilir. Bunu da estetik sağlar. Etik anlayış zamana ve yere göre değişir.
Zaman içinde birçok etik değerler yerini başka, hatta tam tersi değerlere
bırakabilir. Etik değerler değişkendir. Değişir, değiştirilir. Ama bunu kendisi
yapmaz, yapamamaz. Çünkü etik tutucudur, statükocudur. Estetikte bir sürelilik
vardır, gelişir, gelişirken değişir. Etik değişir, değiştirilir, estetik
gelişir, değiştirir. Etikte tabular, yasaklar vardır. Sanat ise tabulara,
yasaklara karşıdır. Her şeyi sorgulayabilir, teşhir edebilir. Bunu da estetikle
sağlar, estetik için yapar. Sanat geliştikçe insan ve toplum değişir, gelişir,
farklı etik değerler ortaya çıkar. Sinema da, genel sanat çerçevesi içinde
yedinci sanat olarak yerini almıştır. Şimdi içinde olduğumuz konumda sinema hâlâ
kolektif bir çalışmanın ürünüdür. Ama baş yaratıcı, ana yaratıcı yönetmendir.
Bir yönetmenin filmini üretirken yaratıcılığına en uygun alan kurmaca sinemadır.
Burada yönetmen kendi özgün, kişisel, keyfi sinemasını yaratabilir. Alan buna
müsaittir. Yönetmen, bir sinema dünyası kurar, bunun senaryosunu yazar, yazdırır
ve herkesi, her şeyi bu senaryoya göre oynatır, onları kendi sinema dünyasının,
sinema öznelinin nesnesi yapabilir.
Belgeselde durum böyle değildir. Ya da böyle olmamalıdır, böyle olmaz. Ya da
bana göre böyle olmaz. Kurmacada yönetmen, senaryoya göre 'rol' alan, 'rol'
yapan, 'rol' üstlenen malzemeyle filmini yapar, sinamasını kurar. Belgeselde ise
yönetmen, ondan bağımsız olarak, kendi gerçekliği içinde var olan malzemeyle
çalışır. Burada her malzeme kendi rolünü oynar. Kurmacada senaryo, yönetmenin
isteğine, keyfine, öznelliğine, dünyasına göre yazılırken, belgeselde senaryo,
belgesel malzemesine göre tasarlanır ve yazılır. Belgeselde, malzeme kendi
görüntüsü ve sesiyle yer alır, kendini temsil eder, başka rollere soyunmaz.
Burada kilit nokta rol konusudur. Kurmacada malzeme, sinemacıya (yönetmene) göre
konumlanır. Belgeselde ise sinemacı (yönetmen) malzemeye göre konumlanır.
Kurmacada ve belgeseldeki bu konumlanma etik ve estetik ilişkilerine de yansır.
Kurmacada estetik önce gelir. Yani estetik değerler, kaygılar etiği belirler,
yönlendirir, hatta değiştirir. Belgeselde ise etik önce gelir ve estetiği
belirler, yönlendirir. Kurmacada sinemacının (yönetmenin) gerçeği öncedir.
Belgeselde malzemenin gerçeği önce gelir.
Birey, yani (yönetmen-yaratıcı) kendini merkeze alınca kurmaca ortaya çıkar.
Oysa evren, neseneler, başkaları merkez olunca belgesel sinema alanına girilir.
Sinemacı (yönetmen-yaratıcı) kendi bireysel dünyasına, bireysel bakışına göre
film çekerse, kişiselliğini önceliğe alırsa ‘kurmaca faktörü’ yükselir. Nesnel
dünyanın önceliği oranında da ‘kurmaca faktörü’ azalır.
‘Kurmaca faktörü’ arttıkça estetik kaygılar önceleşir. Nesnel dünyanın önceliği
oranında da etik değerler, estetik kaygıların önüne geçer. Bu arada bir
belirleme yapma gereği var. Güzel görüntüler estetik demek değildir. Filmin
estetiği, güzel (estetik) görüntüler toplamı değildir. Estetik bir sentez
olayıdır, eklektir bir beraberlik değildir. ‘Güzel şeylerin’ toplamı,
birlikteliği kuşkusuz estetik için gereklidir, ama yeterli değildir.
Etik bir insan davranışıdır. Sinamcının etiği sinaması içindir, ona karşıdır.
Sinemacı, sinemaya hesap verir, ona karşı sorumludur. Onun etik sorunu budur.
Sinemacı olarak birey ile, toplumun bir bireyi olmak (sosyolojik birey)
arasındaki ilişki ideolojik ve etik bir çatışmayı da beraberinde getirir. Kim,
kime karşı sorumludur? Öncelik hangisindedir? Sinemacı kimliği mi, toplumsal
kimlik mi önce gelir? Soruların yanıtı şöyle olmalıdır: toplumun bir üyesi
olarak sinemacı kimliği. Yani genel toplumsal kimlik içinde özel sinemcı
kimliği, hatta daha da özelde belgeselci kimliği. Burada karmaşık etik sorular,
sorunlar çıkar karşımıza. Ama sinemacı, sinemaya karşı sorumludur. Toplumla
sineması aracılığıyla bağ kurar. Toplumsal genel kimlik, anonim bir kimliktir.
Kuşkusuz bireylerin bu düzlemde topluma karşı sorumlulukları ve görevleri
vardır. Ama toplum için, bireylerin özel kimlikleri daha önemlidir, daha
anlamlıdır. Bu bakımdan, özel kimliklerin niteliği ve işlevi öne çıkar. Özel
kimlik alanının geliştirilmesi, toplumsal gelişmeye de yol açacağı için
önemlidir. Görev önceliği, ya da sorumluluğu özel alan için olmak zorunda, ya da
durumundadır. Sinemacı, sinemasını iyi yaptığı, geliştirdiği oranda toplumsal
görevini yerine getirmiş olur. Bu onun genel etik sorunudur. Bu etik sorun
nedeniyle sinemasını, sinema gibi, sanatçı gibi, adam gibi yapmalıdır. Sinemanın
adam gibi yapılması, estetik alanın bir konusudur artık. Toplumsal genel etik
de, sinemanın özel etiği de sinemacıya estetik bir sinema dünyası kurmayı
dayatmaktadır. Sinemacının konusu (sorunu) artık sinemadır, yani estetiktir.
Sanat bir kurmacadır. Sinema da kurmacadır. Ama işte burada belgesel sinema,
özel bir konum olmaktadır. Sanatın (sinemanın) da keyfiliğinin, öznelliğinin,
kişiselliğinin, bunların gerçeğinin, gerçekliğinin karşısına belgeselin konusu
olan ‘dış dünyanın’, nesnel dünyanın gerçeği, gerçekliği çıkmaktadır.
Belgeselde sinemacı filmin ele aldığı konusunun malzemesine (nesnelerine) rol
yaptırmaz, onlara rol vermez, onların kendi rollerini üstlenmesine izin verir.
Ama bunu yaparken kendi gerçeğinin (öznelinin) izini de sürer. Belgesel
sinemacının etik sorunu da böylece başlar. Yani filminde gösterdiği malzemeyi,
nesneleri kendisi için ‘kullanmakta’ mıdır, yani onlara kendine göre roller mi
vermektedir, yoksa gösterdiği malzemenin, nesnelerin hizmetine girerek, onların
dünyasını, gerçekliğini mi ‘yansıtmaktadır’? Belgeselci kendi gerçeği için
nesneleri kullanır mı (kullanabilir mi), yoksa nesnelerin gerçeği için kendini
bir aracı mı kılar?
Kurmaca sinemacı (yönetmeni) ‘öznel’dir. (Öznele göre, öznel öncelikli ve de
estetik öncelikli). Belgesel sinemacı (yönetmen) ise ‘nesnel’dir. (Nesneye göre
nesnel öncelikli ve de etik öncelikli). Kurmacada yönetmen kendi sinemasını
kurar, belgeselde sinemadan yararlanır, nesnelerin dünyasını kurar.
Belgeselci nesnelerin dünyasını anlatırken (etik duruş), amaca ulaşmak için
estetik bir dünya oluşturmak (kurmak) durumundadır. Bu da bir etik duruştur
aslında, yani etik gereği estetik zorunluluk söz konusudur. Belgeselci de eninde
sonunda sinemacıdır ve kendi gerçeğinin, öznelinin peşindedir. Belgeseldeki,
kurmacaya göre, fark kişisel olarak peşinde olduğu gerçeğin, gerçekliğin
aranmasında irdelenmesinde, yansıtılmasında tutulan yoldur, benimsenen
yöntemdir. Başka deyişle, gerçeğin, gerçekliğin görülmesinde, algılanmasında,
onların kendi nesnel malzemelerine yer vercek kendilerini, kendi gerçeklerini,
kendi ‘rollerini’ oynayarak yansıtmalarına olanak sağlamaktır. ‘Sözün’ nesnel
dünyanın kendisine verilmesidir. Burada sorun, belgesel sinemacının öznel
yorumuyla (yansıtmasıyla), nesnel dünyanın gerçeğinin çelişmemesi, ters
düşmemesidir.
Aslında, ‘belgesel sinema’da genel bir tanım ve birçok alt başlıklardan
oluşuyor. Dolayısıyla etik-estetik ilişkilerinin de bu alt başlıklara göre
farklı derecelerde ele alınması gerekir. Bir tarafta, kurmacanın sınırlarında
dolaşan yaratıcı belgesel, diğer tarafta, diğer uçta öznelliğe hiç müsaade
etmeyene, olabildiğince nesnel olmayı amaçlayan bilimsel-teknik filmler ve arada
diğer türler için etik değerlerin ve estetik kaygıların önemi kaçınılmaz olarak
değişkenlik gösterir. Ama belgesel sinemada ‘kurmaca’ ölçüsünün, ‘nesnel’ duruşu
gölgelememesi, ona baskın çıkmaması gerekir. Filmin seyirciyle kuracağı ilişki
sırasında, filmdeki nesnelere ve seyircilere karşı durum belirlemesi de önemli
bir etik konudur (sorundur). Sinemacının (yönetmenin) iki tarafa da
müdahalesinin ölçüsü ne olacak, nasıl olacak? Seyirci nesneler dünyasından ve
yönetmenin yönlendirmesinden uzak, kendi bağımsız, özgür, özerk konumunu nasıl
koruyacak? Ona bu fırsat, olanak tanınacak mı? Tanınmalı mıdır? Belgeselci için
seyirci kimdir, ona karşı nasıl bir duruş söz konusu olmalıdır? Bunlar ve
benzeri sorunlara her belgeselci kendi yanıtlarını, çözümlerini bulacak ve kendi
belgesel dünyasını kurarak, filmlerini ona göre tasarlayıp gerçekleştirecektir.
Engin AYÇA
Kozmopolit Dergisi
|