![]() YOL HATIRASI Bana kalırsa, Yol filmi, dünyada en zor şartlar altında çekilmiş filmlerden biri. Sürü filminde de zorlandığımızı anımsıyorum ama Yol’da bir de ‘cunta’yla uğraşmıştık. 12 Eylül 1980 darbesinden dört ay sonra Türkiye'de her şey karmakarışıkken, tutuklamalar, işkenceler sürüp giderken, biz, hangi cesaretle bilmem, bu büyük projeye başladık. 30 Kasım 1980'de, Denizli'deki yedek subaylığım bitmeden Erden Kıral’dan bir telefon aldım. Bana, Yılmaz Güney'in onu İmralı cezaevine çağırdığını söyledi. Biraz kararsız görünüyordü. Onu cesaretlendirdim ve eğer yeni bir proje söz konusuysa elimizdeki işi bırakıp hemen Yılmaz Ağabey'in yeni filmiyle ilgilenebileceğimizi söyledim. Erden, birkaç gün sonra aradı. O günlerde telefonlarım dinleniyordu ve bunu herkes de biliyordu. Kısa konuştuk. Filmin, bayram iznine çıkan on iki mahkûmun bir hafta içinde Türkiye'nin farklı illerinde neler yaşadığını konu alacağını söyledi. Heyecanlandım ve filme en kısa sürede başlamaya karar verdik. Askerliğim biter bitmez Yılmaz Ağabey’in Moda’daki evinde görüştük. Çok sevdiğimiz Prof. Dr. Ü. K. dostumuz, zaman zaman raporlar yazar ve Yılmaz Ağabey kısa da olsa hapishaneden çıkardı. İlk olarak Sansür Kurulu için bir senaryo gerekiyordu. Bu tip senaryoları Nadya adında bir kız yazardı. Ortaya çıkan hikâyenin çekim senaryosuyla hiçbir ilgisi olmazdı ama sansürden geçmeyen senaryo çekilemeyeceği için her filmden önce bu tip 'özel' senaryolar mutlaka hazırlanırdı. 'Özel' senaryoyu Ankara’ya, sansüre ben götürdüm. Yolda okudum. Ortaya bir aşk hikâyesi çıkmıştı; on iki mahkûmun aşk hikayesi... Ankara'da bir hafta kaldım. Ama tüm hafta boyunca senaryoyu Sansür Kurulu'na sokmayı başaramadım. İstanbul'a döndüm. Bu başarısız girişimden sonra, Fatoş Güney’le birlikte Yılmaz Ağabey’i görmeye, İmralı yarı açık cezaevine gittik. Fırtına vardı ve gemi fındık kabuğu gibi sallanıyordu. Saatler sonra adayı görebildik. Ama bir terslik vardı. Her yan hücum botlarla çevriliydi. Neler olduğunu anlayamadık. Neden sonra, izinden dönen mahkûmları almaya gelen motorun kaptanından olup bitenleri öğrendik: Yılmaz Güney’i sevk ediyorlar, neresi olduğunu bilmiyoruz, bu gün ziyaret yasak. Gemiyle Mudanya’ya geldik. Oradaki araştırmalarımızdan Yılmaz Güney’i bir saat önce Bursa Cezaevi'ne götürdüklerini öğrendik. Biz de Bursa'ya gittik. Fatoş’u bir otele yerleştirdim. Ben de diğer işleri ayarlamak için İstanbul'a döndüm. Ertesi gün Fatoş’un Yılmaz Ağabey’i Isparta Cezaevi'ne kadar takip ettiğini, yolda bir-iki kez görüşebildiklerini öğrendim. Fatoş İstanbul'a döndüğünde ben bir kere daha şansımı denemek üzere Ankara'ya gitmiştim. Sansür Kurulu o gün sabah toplanacaktı. Altı-yedi kişilik kurulda her bakanlıktan birer kişi yer alıyordu. Senaryoyu okumuşlardı; karar bu sabah verilecekti. Milli Güvenlik ve İçişler Bakanlıkları’nın temsilcileri en zorlu görünen üyelerdi. Onlar olur verirse iş zaten bitiyordu. Sabah, poğaçaları, börekleri alıp gittim. Sansür Kurulu’nun odasında bir yandan getirdiğim börekleri hep beraber yemeye, bir yandan da sohbet etmeye başladık. Üyeler birer ikişer geliyordu. İçişleri ve Milli Güvenlik Bakanlığı temsilcileri de geldiğinde, derin bir nefes alıp konuşmaya başladım: - Beyler, okumuş olduğunuz senaryo, hepinizin bildiği gibi, Yılmaz Güney’e aittir. Senaryonun anlatımındaki akıcılığı ve yalınlığı zaten fark etmişsinizdir. Ama bu senaryo, aslında pek çok spekülasyona yol açan, yurt dışında ülkemizin ve hapishanelerimizin yanlış tanınmasına neden olan, gerçeklerin çarpıtılmasından başka bir şey olmayan Gece Yarısı Ekspresi filminin antitezi olarak tasarlanmıştır. İşte bu ellerinizde tuttuğunuz senaryo sayesinde tüm dünyaya hapishanelerimizin gerçek yüzünü gösterme fırsatı bulabileceğiz. Dikkatleri topladığıma emin olduktan sonra devam ettim: - Bakın... Türkiye'deki mahkûmlar istedikleri zaman izin alabiliyorlar... Yılmaz Güney, bunu bütün dünyaya söylemek istemektedir; mahkûmlar hapishanede rahattırlar, demek istemektedir... Kendimi kaybetmiştim. Konuştukça konuştum, anlattıkça anlattım. Sonunda Milli Güvenlik Bakanlığı temsilcisi, diğerlerine, gerçekten hapishanelerde izin uygulaması var mı; kanunî bir şey mi bu, diye sordu. Ben susuyordum, çünkü ben de bilmiyordum. Var mı, yok mu; bir tartışma başladı. Bir süre sonra üyelerden biri kanunu alıp geldi. Hapishaneden izin alma koşullarını okumaya başladı. Bir üye, iyi ama, bu kanun maddesi bu senaryoda yok, kim anlayacak mahkûmların bu kanun sayesinde izine çıkabildiklerini, dedi. Hemen atıldım: - Aman efendim, bu hiç sorun değil. Hemen Yılmaz Güney’le konuşup bu kanun maddesini bir şekilde senaryoya ekleteceğim, siz hiç meraklanmayın... Size ben söz veriyorum... Peki, dediler, dışarıda bekleyin... Dışarıya çıktım, kapı kapandı, beklemeye başladım. Zaman geçmek bilmiyor. Uzun bir süre sonra kapılar aralandı. Hemen içeri süzüldüm. - Hayırlı olsun, oy birliğiyle çıktı... Bir rahatlık, bir mutluluk yayıldı bedenime. Çok da sevindim. Kararı hemen almak istedim, ne olur ne olmaz. |
|
O
sıralarda Yılmaz Ağabey Isparta Yarı Açık Cezavi’ndeydi. Oradaki birkaç
ayrıntıyı gider gitmez ayarladığı için, gece yarısına doğru hapishane
müdürünün direk telefonundan görüşebildik. Telefonu açtım, karşı
taraftan birine, ben Tarık Akan, Yılmaz Güney’le görüşmek istiyorum,
deyip hemen kapattım, yarım saat sonra tekrar aradığımda karşımda Yılmaz
Ağabey'i buldum.
- Sansürden çıktı Yılmaz Abi, gözümüz aydın, geçmiş olsun... - Seni gözlerinden öperim Tarıkçığım, yarın veya öbür gün Isparta'ya gel... Ve telefonu kapattık. O gece Ankara'daki arkadaşlarımla bir evde sabaha kadar sansür zaferini kutladık. Keyfim yerindeydi. Ertesi gece Ankara'dan çıkıp, sabahın ilk saatlerinde Isparta'ya vardım. Isparta Yarı Açık Cezaevi’ne ilk kez geliyordum. Sarı, büyükçe bir bina olduğunu anımsıyorum; çevresi uyduruk dikenli tellerle çevriliydi. Kapıya gelir gelmez, tüm gardiyanların beni beklediklerini fark ettim. Yılmaz Ağabey söylemiş olmalı, diye düşündüm. Büyük bir sevgi gösterisiyle karşılandım. Beni hapishanenin mutfak tarafından içeri soktular; kocaman bir mutfaktan geçtim, uzun uzun, gri renkte masalar, sandalye yerine banklar vardı. Kapkara ocaklar, büyük büyük kazanlar gördüm. İçeride hiç kimse yoktu. Bir merdivenden yukarıya doğru çıktık. Demir parmaklıklı kapıdan geçip koridora geldik. Mahkumlar koridoru doldurmuştu, herkes, hoş geldin Tarık Abi, deyip elimi sıktı. Koridorun sağından ve solundan odaların demir kapıları uzayıp gidiyordu. Her kapının ardındaki odada dörder-beşer kişilik ranzalar gözüme çarptı. Ve Yılmaz Ağabey’in odasına geldik. Yılmaz Ağabey yatağa oturmuştu. Önündeki bir portakal sandığını masa gibi kullanıyordu; sandığın üstü kâğıtlar, kalemlerle doluydu. Beni görünce yerinden fırladı; sarıldık. Kollarıyla sımsıkı sardı beni, onu tanıyanlar, keyfi yerinde olduğu zaman böyle sarıldığını bilir. Beni hemen çalışma masası gibi kullandığı portakal sandığının yanına oturttu. Ve senaryoyu anlatmaya başladı: - On iki mahkûm; Battal, Mercan, Süleyman, Seyit, Abbas, Mevlüt, Yusuf, Ömer, Mehmet, İsmail, Hamza, Mirza. Hepsinin hikâyeleri hazır, fakat daha etlenmedi, sahneler ve diyaloglar yok. Her birinin hikâyesi çarpıcı, her birinin hikâyesi etkileyici, özgündü. Yılmaz Ağabey anlattıkça coştu, coştukça anlattı. Ayağa kalktı, anlattıklarını oynadı. Karakterleri birer birer karşımda çizdi. Eğer iki kişi arasındaki önemli bir diyalogu anlatıyorsa, her iki karakteri de karşılıklı oynuyordu. Bir an sesi dişlerinin arasından ıslık gibi çıkıyordu, bir an yumuşacık gözlerle kahkahalar atıyordu. Tiyatroda gibi onu izledim. O da bir yandan benim tepkilerimi ölçüyordu; istediği noktalarda istediği elektriği alamazsa benden, geri dönüp sahneyi yeniden canlandırıyordu... Onda, hiç kimsede olmayan bir çekim gücü olduğunu düşündüm o anda. Karşısındakini kuyu gibi içine çekebiliyordu. Gözümü ondan ayıramadım... Çay içip konuştuk. Hangi rolü oynamak istediğimi sordu. Hepsini ben oynamak istiyorum, dedim, kahkahayı bastı. Bana sorsalar ben de bu cevabı verirdim, dedi. Abbas’ı oynamamı istedi. Çok güzel, sağlam bir roldü ama şimdilik sonu belli değildi. Bir hafta sonra bu rolün devamını getiremediği için Seyit Ali rolüne geçmek zorunda kaldım. Sonraki hapishane ziyaretlerimde bana hep Seyit Ali’yi oynamaya çalıştı. Çalıştı diyorum, çünkü yazdığı karakterle oynadığı kişi farklı oluyordu. Ben aklımda karakteri farklı çizmiştim ama o bana yol göstermek, yönlendirmek isterken benim düşündüklerimi de alt üst ediyordu. Bir ara dayanamadı ve, iyi oynayamadığımı mı düşünüyorsun, diye sordu. İlk zamanlar olsaydı herhalde kem küm ederdim ama, evet Abi, dedim, öyle düşünüyorum... Birden durdu. Haklısın aslında, dedi, oyunculuk bana göre değil. Ben zaten kamera arkasını seviyorum. Bundan sonra da senaryo ve yönetmenlikle ilgileneceğim. O günden sonra bir daha karşımda hiç oynamadı. Ama karakterlerin iç yapısını günlerce konuştuk. Yılmaz Ağabey, Yol (Bayram) filminin senaryosunu tam sekiz kez yazdı. Sekizinci senaryoyu hapishaneden ben alıp getirdim. Senaryonun arkasına şöyle bir not düşmüştü: Artık çok yoruldum. Bazı yerleri daktiloya çekemedim. Siz halledin. Başarılar. Bir gün, nasıl hallediyorsun, sekiz ayrı senaryo, sekiz farklı hikâye, işin içinden nasıl çıkıyorsun, diye sormuştum. “Tarık, örneğin, yedi senaryonun aynı sahnesini alıyorum, Abbas dağa çıkıyor, sahne on dört, yedi senaryoda da Abbas dağa çıkıyor ama her biri farklı, bunların hepsini ayrı ayrı yere seriyorum, bir sandalyenin üstüne çıkıyorum, hepsine tepeden bakıyorum. Yukarıdan bakınca her şeyi daha net görüyorum. Hangi hikâye daha güzelse onu seçiyorum ve sekiz inci senaryoyu oluşturuyorum.” Yılmaz Güney, Yol (Bayram)’un senaryosunu 23 ocak 1980’de bitirdi. Arkasından ‘Dağ’ adlı bir senaryoya başladı; o filmde de birlikte çalışacaktık. Yol'daki rolüm Bingöl’de çekilecekti ve bittiği zaman Muş’a geçerek Dağ için çalışmaya başlayacaktım; yönetmen Zeki Ökten olacaktı. Dağ'ın senaryosunu da sansüre ben götürdüm ama ne yazık ki şansımız Yol'daki gibi yâver gitmedi. Senaryo reddedildi. Daha sonra Danıştay’a baş vuruldu, gene reddedildi. İkisinde de aynı gerekçeler ileri sürüldü; dağı aşmak, ‘dağ’ sembolü, inceleyenleri huzursuz etmişti. (Dağ'da, kışın yolları kapandığı için kasabayla hiçbir bağlantısı kalmayan bir köyde oğlu ölüm döşeğinde olan kahraman, dört arkadaşıyla birlikte dağı aşarak kasabaya ulaşmaya karar verir. Köy kuruldu kurulalı hiç kimsenin başaramadığını deneyen bu ekipte, önce hasta çocuk ölür. Ama babası öldüğünü gizler. İki ölü daha verilerek kasabaya varırlar... Bu senaryoyu çekmeyi başarabilseydik sanırım Yol kadar büyük bir yapım daha ortaya koyulmuş olacaktı.) Yılmaz Ağabey Yol için yönetmen bulma konusunda çok sıkıntı çekti. Böylesine güçlü bir senaryonun altından kimin kalkabileceğine bir türlü karar veremedi. Aslında ikimiz de bu film için gereken ismin Şerif Gören olduğunu biliyorduk. Ama ne yazık ki Şerif hapisteydi. 'Yılmaz Abi, bu senaryoyu harcama', dedim, 'beklemek de işleri karıştıracak biliyorum, henüz sıkıyönetim oturmamışken, bu kargaşada filmi bitirmek gerek...' Gece yarısıydı. Filmi bırakma kararı aldık, belki bir yıl, belki daha fazla. Yılmaz Ağabey ertesi gün sabah erkenden Zeki Ökten’le birlikte Muş’a hareket edecekti. Hapishaneden, annem hasta, diye izin almıştı; annesi Muş’ta olduğu için Muş Savcılığı’na izin belgesini imzalatması gerekiyordu. Ben de sokağa çıkma yasağı başlamadan Yılmaz Ağabey’in evinden ayrıldım. Taksimden geçerken ertesi günün Milliyet Gazetesi’ni aldım. Gece evde gazeteyi okurken alt taraflarda küçücük bir haber gözüme ilişti:Film yönetmeni Şerif Gören sıkıyönetim tarafından serbest bırakıldı !!! Olabilir mi??? Bu kadar şanslı olabilir miyiz? Heyecan ve sevinçle Yılmaz Ağabey’i aradım. Yarın yola çıkmamasını, çok önemli bir haberim olduğunu söyledim. 'Altı buçukta kapındayım', dedim. Saati kaçırırım korkusuyla sabaha kadar uyumadım, sokağa çıkma yasağının bitmesini ayakta bekledim. Altı buçukta Yılmaz Ağabey’in önündeydim. Elimdeki gazeteyi uzatıp büyük haberi verdim. Muş yolculuğu bir gün iptal edildi. Artık bir tek şey önemliydi; Şerif Gören acil bulunacak ve Yılmaz Güney’in evine getirilecekti... Bütün gün Şerif arandı. Şerif yok. Hiçbir yerde yok. Yılmaz Güney’in mafyadaki arkadaşları, Yeşilçam’daki arkadaşlar, İstanbul'u karış karış aradılar. Şerif Gören hiçbir yerde yok. Nerede olduğunu kimse bilmiyor. Gece saat on birde, Şerif evinden içeri girerken, Yılmaz’ın adamları kapıda koltuğunun altına senaryoyu sokmuşlar, ‘bunu oku, yarın sabah erkenden şu adrese gel, Yılmaz Güney seni orada bekliyor’, demişler. Ertesi gün sabah erkenden Yılmaz Ağabey’in evine gittim. Şerif saat dokuz gibi geldi. Kafası sıfır numara tıraşlıydı. Bir gece önce geç saatte hapisten bırakılmış. Sarılma öpüşme faslından sonra, Şerif, ‘on iki mahkûmun hepsini çekemem, altı mahkûm olabilir; zamanımız yok, karlar erimeye başlar’, dedi. Yılmaz Ağabey: - Şerifçiğim, senaryo sana ait. İstediğin yerleri çıkar. Nasıl istersen öyle olsun. Ama filme bir an önce başla. Muş’a gitmeyi bir gün daha ertelersem yarı açık ceza evi hakkımı kaybederim. Siz de sıkıyönetimle başınız belaya girmeden bitirin filmi... Hızla filme başladık. İstanbul’da hapishane sahnelerini bitirdik. Artık Anadolu’ya hareket edecektik; ilk durak Bursa. Elimizde Bursa Sıkıyönetim Komutanlığı’nın film çekme izni vardı. Buna karşın çekim yapmamıza izin vermediler. Tüm kapıları çaldık, ilgili ilgisiz herkese derdimizi anlattık, iznimizi gösterdik, olmadı. Bu arada bir de gözdağı verdiler; çekim yaparsak başımızın derde gireceğini söylediler. Bursa il sınırlarını terk etmemiz emredildi. Üç minibüsle Bursa'dan ayrıldık. Minibüslerden birinin camlarını kamuflaj yapıp, çekimi olan oyuncular ve kamerayla tekrar Bursa’ya girdik. Aracı uygun bir yere park ettik. Kamera minibüsün içinde kaldı; çekimler kapalı perdenin aralığından yapıldı. Dört-beş saatte gerekli sahneleri çekip işimizi bitirdik ve Bursa’dan kaçtık. Gece bir yerlerde yatık. Gündüz yollarda çekim yapıldı; minibüsün içi, yol geçişleri falan. Konya’ya doğru yol alıyorduk. Akşama vardık. Elimizde Konya Sıkıyönetim Komutanlığı’nın film çekme izni vardı. Ama onlar da çekime izin vermediler. Benim sahnelerim çekilecekti; otobüs garı ve trene binme sahnelerim. Artık kimseye bir şey söylemedik. Trene binme sahnemi gene gizli çektik. Ardından, sokağa çıkma yasağı başlayana kadar minibüsle Konya dışında dolaştık. Sonra iki minibüsle gara geldik; birinde ışıklar var, diğerinde kamera, teknik ekip ve ben. Gardan içeri girmemizden bir süre sonra sokağa çıkma yasağı başladı. Çevrede yalnızca inzibatlar vardı. Gecenin çok geç bir saatinde çekime başladık. Garın içinde ne varsa çektik. Askerleri bile oynattık. Sabaha kadar bütün işimiz bitti. Yasak kalkar kalkmaz Konya’dan da kaçtık. Çekilen negatifler kuryeyle İstanbul'a gönderiliyor, İstanbul’da biriktiriliyor, parti parti Türkiye sınırları dışına çıkıyor; İsviçre’ye gidiyordu. Hepimiz yakalanırsak hapse gireceğimizi biliyorduk ve hepimiz razıydık. Bu yolla hiç değilse çekilmiş negatiflere el koyamayacaklarını biliyorduk. Konya’dan sonra Adana’ya gitmemiz gerekiyordu ama karlar erimek üzere olduğundan hızla Diyarbakır’a, oradan Bingöl’e giderek tersten bir yay çizilmesine karar verildi. Filmin en önemli sahneleri Urfa, Gaziantep, Adana, İstanbul'da geçiyordu ve senaryonun tamamını gizli kamerayla çekmemiz olanaksızdı. Üstelik askerî giysiler, gerçek silahlar, askerî araçlar bulmamız, rütbeli, rütbesiz subayları filmde oynatmamız gerekiyordu. Nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Sıkıyönetimi atlatmanın başka yollarını bulmak gerekiyordu. Yeni bir yöntem denemeye karar verdik. Ekibimiz Diyarbakır’a gelip otele yerleşti. Ertesi gün, sabah erkenden, elimde Divan Pastanesi'nden alınmış bir kutu çikolatayla, sansür senaryosunu Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na götürdüm. Komutanla görüşmeyi beklemeye başladım. Rahat görünmeye çalışıyordum ama heyecandan öleceğimi hissediyordum. Kısa bir süre sonra kendimi omzu kalabalık bir subayın karşısında buldum. Komutan benimle sıcak konuştu. Sansür senaryosu heyetine heyecanla anlattığım şeyleri ona da söyledim. Komutan senaryoyu karıştırdı. Bir ara ağzından, olabilir ama senaryoyu incelememiz gerek, gibi bir söz çıktı. Hemen cesaretlendim, komutanım, Diyarbakır’da film çekmek çok zor, çok karışık şehir, bizim güvenliğimizin sağlanması gerek, iki cemse asker sabahtan akşama kadar bizi beklemeli, deyiverdim. Komutanın yanıtı kesindi: - Senaryoyu okuyalım, yarın size cevabı veririz. Ertesi gün izin çıktı. Hem de silahlarıyla, giysileriyle tam takım, iki cemse dolusu askerle birlikte. Ama askerleri filme almak yasaklanmıştı tabii. Biz de buna söz verdik. Hemen çekime başladık. Cemseleri, askerleri şehrin ortasına yaydık. Kameranın önünde ben duruyordum ama kamera hep askerleri çekiyordu; onların halkla konuşmalarını, itişmeleri, kakışmaları, her şeyi çektik. Olup biteni anlamadılar. Daha sonraki günlerde işi iyice abarttık; askere diyaloglar verdik, otobüsleri durdurtup arama tarama yaptırdık. Urfa’da bir manga askere köy baskını ve sonrasını bile oynattık. Çok güzel sahneler oldu. Askere teşekkür etmek gerek, çünkü gerçek askerler oynamasaydı, bu kadar güzel bir iş çıkamazdı |