Wim Wenders'ten dersler

70'li yılların başında Wim Wenders adında genç bir Alman yönetmen çektiği siyah beyaz yol filmleriyle sinemayı adeta yeniden keşfetmiş, bir avuç filmle adını "büyük yönetmenler" arasına yazdırmıştı. "Paris-Texas" ile geniş kitlelerle buluşan Wenders film çekmeye devam ediyor: "Berlin Üzerinde Gökyüzü", "Until The End Of The World", "The End Of The Violence"... Ama adı hâlâ 70'lerin "Zamanın Akışında" ve "Alice Kentlerde" gibi filmlerle anılıyor. İşte Wenders'in genç sinemacılara tavsiyeleri...

Birkaç yıldan bu yana, 70'li yılların başında benim de eğitim gördüğüm Münih sinema okulunda yönetmenlik üzerine ders veriyorum. Derslerimin aynı zamanda olabildiğince pratik olmasına da çalışıyorum çünkü benim okuduğum yıllarda aldığım teorik derslerin aslında çok da işime yaramadığını gördüm. Sinema alanındaki çıraklık dönemimi çok daha sonraları, eleştirmen olarak çalışırken yaşadım. Yönetmenliği öğrenmenin iki özgün yolu olduğuna inanıyorum. Bunlardan biri filmler yapmak. İkincisi ise eleştiriler yazmak. Çünkü yazı yazmak, bir filmin iş görmesinde ya da görmemesi üzerine yaptığınız analizlerinizi çok daha uzağa götürmeye, tanımlamaya ve onları somut bir şekilde açıklamaya zorluyor. Eleştiri ve teorik dersler arasındaki temel fark şöyle açıklanabilir: bir eleştiri yaptığınızda beyazperde ve sizin aranızda doğrudan bir ilişki vardır; gördükleriniz hakkında konuşursunuz. Teorik bir derste ise bir aracı vardır. O da öğretmendir. Size neler görmek gerektiğini anlatır, yani onun neler gördüğünü ve daha da kötüsü ona neler görmesi gerektiği söylendiğini anlatır. Bu da anlama sürecinin doğasını zorunlu olarak değiştirir ve bu nedenle de bu tür bir öğrenmeyi ben tavsiye etmiyorum.

ANLATMA TUTKUSU
Günümüzün öğrencilerinde ve genç sinemacılarında beni en çok etkileyen şey kısa metrajlı filmler konusunda savaşmak yerine genellikle reklam ve video klip alanlarında savaşmaları. Şüphesiz, işitsel-görsel alemin evrimi bunu talep ediyor. Ayrıca benim neslimin önceliklerinden daha farklı önceliklere sahip olan bir kültürün içinde yetişiyorlar. Ancak kısa metraja göre kliplerin ve reklamların en önemli sorunu, öykü kavramının aynı olmaması. Ve ben bu neslin bir öykü anlatmanın ne anlama geldiğini unuttuğunu düşünüyorum çünkü temel işlevi öykü anlatmak olmayan imajlarla çalışıyorlar. Öykü anlatmak onlar için temel amaç değil ve hatta onların birincil itkileri de değil. Bir genelleme yapmadan, onların her şeyden önce yeni birşeyler yapma eğiliminde olduklarını düşünüyorum. Tümüyle şaşkınlık yaratmak, hiç görülmemiş olanı yapmak ve görsel bir gülünçlük kimi zaman bir film yapmak için yeterli bir neden haline gelebilir. Oysaki benim için, yönetmenin görevi herşeyden önce söyleyecek bir şeyleri olması, bir anlatma tutkusu olması. Bu benim aslında kısa bir süre önce vardığım bir sonuç. Aslında, ben de, bu mesleğe ilk başladığım yıllarda öykülerden kaçınmıştım ama aynı nedenlerle değil. Benim için, hesaba katılan her şey görüntüydü. Bir görüntünün, bir durumun doğruluğu. Ama hiçbir zaman öykü değil. Bu benim yabancı olduğum bir kavramdı. Gerektiğinde, birçok durumun toplamı öykü adı verilen bir şeyi oluşturabilir ama ben bunu kesinlikle başı, ortası ve bir sonu olan bir öneri olarak görmüyorum. "Paris, Texas"ı yaparken, bir tür açınlamaya sahiptim. Öykünün tıpkı bir nehir gibi olduğunu anlamıştım ve eğer küçük geminizi bu nehrin üzerine koyma riskini alıyor ve bu nehre güveniyorsanız, o zaman gemi sihirli birşeye doğru yol alabilirdi. Bu noktaya kadar ben sürekli olarak nehir tarafından sürüklenmeyi reddettim. Yanındaki küçük gölcüğün içinde kaldım çünkü kendime güvenim yoktu. Ve bu film sayesinde öykülerin orada olduğunu ve bizsiz varolamayacaklarını anladım. Onları yaratmaya ihtiyaç yok çünkü onların varolmasını sağlayan insanlığın kendisi... Onlara kendini bırakmak yeterli. O günden itibaren bir şey anlatmak benim sinemaya yaklaşımımda giderek daha güçlü bir hedef haline geldi ve güzel görüntüler yaratmak daha arka planda kaldı. Hatta kimi zaman bir engel haline bile geldi. Başlangıçta bana yapılabilecek en güzel kompliman güzel görüntüler yarattığımın bana söylenmesiydi. Bugün ise bu bana söylendiğinde filmimin başarısız olduğu etkisine kapılırım.

BİR FİLM YAPMAK: NEDEN? KİMİN İÇİN?
Bir film yapmanın iki yolu vardır. Bunlardan biri parlak bir fikre sahip olmayı ve bunu film aracılığı ile anlatmayı içerir. İkincisi ise, söylenmek isteneni keşfetmek için film yapmaktır. Ben kendim de bu iki yöntemi denedim ve ikisi arasında bölündüm. Çok net yazılmış senaryolarla filmler çevirdim ve sözcüklere saygı duydum, bir fikrin çıkış noktası olarak kullanıldığı ya da çok özgür bir yolda ilerlediğim başka filmler de yaptım. Bu tür bir film aslında kendi içinde bir yolculuktu ve bunun benim tercih ettiğim yaklaşım olduğuna inanıyorum. Öykünün içinde gitgide daha çok keşfedebilmek ve değiştirebilmek için yeterince açık seçeneklere sahip olmayı seviyorum. Bu gerçekten de özgün olanı yapmak ve herşeyi kronolojik sırayla çekmeyi içeriyor. Ancak çok nadiren bunu yapmayı başarabildim. Bunu çok daha tatmin edici buldum. Çünkü klasik yaklaşım, daha önceden kararlaştırılmış şeylerin uygulanmasından başka bir şey değil. Bu ister istemez çok daha az heyecan verici. Filmin yapılma tarzı genellikle filmin yapldığı nedene bağlı. Filmin kimin için yapıldığına gelince... Görüntüler için film çeken birinin öncelikle filmi kendi için yaptığını düşünüyorum. Çünkü bir görüntünün sağladığı görüntü mükemmelliği, duygu iletimi sonuç olarak kendini beğenmişliğin bir göstergesi. Öykü anlatmak ise tanımı gereği bir iletişim kurma işi. Öykü anlatmayı tercih edenler zorunlu olarak insanlara, seyircilere ihtiyaç duyar. Ne denli öykü anlatma eylemi ile film yaparsam, onları o denli insanlar için yapmış oluyorum. Aynı zamanda, bu kitleyi tanımlamakta da yetersiz kalıyorum. Diyelim ki bunu, benimle filmi yapanlarla birlikte başlayarak, kendi arkadaşlarımdan oluşan bir topluluk olarak düşünelim.

SAHNEYİ YAŞAMAYA İHTİYACIM VAR
İlk filmlerimi gerçekleştirdiğimde her gece, ertesi gün çekeceğim sahneleri bütün ayrıntıları ile hazırlardım. Son derece detaylı resimler hazırlardım ve sete geldiğimde, hangi planları nasıl çekeceğimi kesin olarak bilirdim. Genellikle çerçeveleri hazırlayarak işe başlardım, daha sonra oyunculara nerede duracaklarını ve görüntünün içinde nasıl hareket edeceklerini söylerdim. Ama yavaş yavaş bunun bir tuzak haline geldiğini hissettim. Daha sonra, "Paris, Texas"ı çekmeden önce bir tiyatro oyununu sahneye koyma fırsatım oldu. Bu deneyim film yapma tarzımı tamamen değiştirdi şüphesiz çünkü bu, beni oyuncularla çalışma üzerine çok yoğunlaştırdı ve onları anlamamı, onlara değer vermemi sağladı. O zamandan beri, daha önceden yaptıklarımın tersine doğru ilerliyorum. Yani eylemi parçalıyorum, sete tamamen bakir, bir diğer deyişle çekeceğim planlarla ilgili hiçbir düşünce olmadan geliyorum ve bu ancak oyuncularla çalışmaya başladıktan sonra meydana geliyor. Dekor oluştuktan sonra kamerayı yerleştireceğim yer hakkında karar veriyorum. Bu gerçekten de çok zaman alıyor çünkü planların hangi eksende çekileceği bilinmeden tam bir aydınlatma yapılamıyor. Ancak sahneleri çekmeden onları yaşamaya ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Saptama sırasında bile, boş dekorlarla karşılaştığımda hangi tarzda çekim yapacağım konusunda yetersizim. Benim böyle bir yeteneğim yok. Ya da belki de böyle bir yeteneğim olmayacak.

FİLM ÇEKMENİN TEK BİR YOLU
Her yönetmenin kendine ait, sinemaya değin bir grameri vardır. Birinden öğrendiği ya da kendi kendine yarattığı bir gramer. Başlangıçta benim gramerim Amerikan sinemasından ve daha da kesin olarak Anthony Mann ve Nicholas Ray'in filmlerinden geliyordu. Daha sonra, yavaş yavaş bazı dogmatik kuralların içine kendimi hapsettiğimi hissettim ve bunları yeniden keşfetmeye başladım. Başka yönetmenler ise bir büyük sinemacının asistanı olarak çalışırken öğrendiler. Ben sonuçta bu tür bir deneyimi kısa bir süre önce tanıdım ve bu büyük bir ders oldu. İki yıl önce, Michelangelo Antonioni'nin "Bulutların Ötesinde" filmi üzerinde asistan gibi çalıştım. Tabii ki alışılmış bir asistandan çok farklı bir yaklaşımım vardı. Çünkü öncelikle senaryonun yazımına katıldım ve daha önceden çok sayıda film yönetmiştim. Ve sabah filmin setine geldiğimde, bu benim kendi filmim olsaydı bu aktörlerle ve dekorlarla neler yapabilirim diye düşünmekten kendimi alamadım. Antonioni her yeni planı çekmeye hazırlandığında ben de kendi kendime şöyle diyordum: "Bu kesinlikle yürümeyecek. Bu mümkün değil. Bu sahne yazıldığı gibi bir travelling ile başlayamaz." Ve tabii ki sürekli olarak da yanıldım. Sahneyi kendi tarzında çekiyordu ve her şey yolunda gidiyordu. Bu benim aynı elemanlarla yaptığımdan tamamen farklıydı ama herşey yolunda gidiyordu. Bu şaşırtıcı bir şekilde sahneleme konusunda sahip olduğum çok dogmatik ve sert düşüncelerin esnekleşmesine yardımcı oldu. Örneğin ben her zaman "zoom"la çekilecek sahnelerin başka yöntemlerle çekilebileceğini savunmuşumdur. Zoom bir düşmandı. Kameranın insan gözü gibi hareket etmesine dair bir teorim vardı ve göz zoom'layamadığına göre bir şeyi daha yakından görmek istediğimde travelling'i zoom'a tercih ediyordum. Korkuyla Antonioni'nin her şeyi "zoom"la filme aldığını gördüm. Ve kimi zaman elde edilen sonuçtan çok etkilendim. Aynı şekilde, genellikle iki kamera ile çekim yapmayı reddetmişimdir çünkü ikincisinin birincisi için sürekli olarak bir engel haline geldiğini düşünürüm. Antonioni ise, en az üç kamera olması konusunda ısrar ediyordu. Genellikle de bu çok yolunda gidiyordu ve ben bu deneyimden büyük bir özgürlük duygusu edindim. Şimdi kendi kendime bütün yönetmenlerin bunu denemesi gerektiğini söylüyorum. En azından aynı sahneyi başka bir yönetmenin nasıl çekeceğini görmek için. Çünkü bu, çok sayıda kapı açıyor, olanaklar sunuyor ve yapılanların her zaman bir alternatifi olduğunun düşünülmesini sağlıyor. Başlangıçta yolunuzu şaşırtsa da. bunun çalışmaların gelişmesi için çok akıl almaz bir tarz olduğuna inanıyorum.

SIRLAR, TEHLİKELER, HATALAR
Benim karşı karşıya kaldığım en önemli sır kuşkusuz oyunculardı. Film yapmaya başlandığında, insanın içinde hiçbir korku kalmaz ve oyuncuları yönlendirmenin bir yöntemi aranır. Ancak bunun sırrı herhangi bir yöntem olmamasında yatıyor. Her oyuncunun kendine göre bir çalışma tarzı, kendi ihtiyaçları, bunları dışavurmanın koşulları vardır. Oyuncular olduğunda çok sayıda yöntem de ortaya çıkar. Sonuçta, onları yönlendirmek için yapılabilecek tek şey, onları yavaş yavaş ve oyun oynamadan rahat ettirmek, yani bir başkası olduğu izlenimi yaratmamak. Bir oyuncuyu kendisi olduğu için seçersiniz ve onu kendisi olması için düzene sokarsınız. Ama bu, onun sizin kendisini içine attığınız duruma tamamen güveni olması anlamına gelir. Daha sonra, filmi yönetirken karşılaşabileceğim en büyük tehlikelerden birinden kendimi korumak için de oyuncunun kendi ağırlığıyla filmin ağırlığı arasındaki dengeyi sağlamaktır. Bütçe ne kadar azalırsa, o kadar filmin efendisi olursunuz. Bütçe ne kadar önemli bir yer tutarsa, o kadar onun kölesi haline gelirsiniz. Birtakım evrelerden geçerek, kimi zaman tutkunuz size karşı döner ve kaybetmenize neden olur. Sonuç olarak, yapılmaması gereken hatalar vardır ve bunlar çok fazladır ve bunların hepsini yaptığıma inanıyorum. Ama en büyüğü, anlatılmak istenen öyküde nelerin gösterilmek istendiğidir. Örneğin şiddet konusunda göstermenin dışında başka bir alternatif yoktur. Bu nedenle, çağrıştırmayı araştırdığını göstermek için sinema sık sık güç derecesinin en yüksek noktasına ulaşır.