Wim Wenders'ten dersler
Birkaç yıldan bu yana, 70'li yılların başında benim de eğitim gördüğüm Münih sinema okulunda yönetmenlik üzerine ders veriyorum. Derslerimin aynı zamanda olabildiğince pratik olmasına da çalışıyorum çünkü benim okuduğum yıllarda aldığım teorik derslerin aslında çok da işime yaramadığını gördüm. Sinema alanındaki çıraklık dönemimi çok daha sonraları, eleştirmen olarak çalışırken yaşadım. Yönetmenliği öğrenmenin iki özgün yolu olduğuna inanıyorum. Bunlardan biri filmler yapmak. İkincisi ise eleştiriler yazmak. Çünkü yazı yazmak, bir filmin iş görmesinde ya da görmemesi üzerine yaptığınız analizlerinizi çok daha uzağa götürmeye, tanımlamaya ve onları somut bir şekilde açıklamaya zorluyor. Eleştiri ve teorik dersler arasındaki temel fark şöyle açıklanabilir: bir eleştiri yaptığınızda beyazperde ve sizin aranızda doğrudan bir ilişki vardır; gördükleriniz hakkında konuşursunuz. Teorik bir derste ise bir aracı vardır. O da öğretmendir. Size neler görmek gerektiğini anlatır, yani onun neler gördüğünü ve daha da kötüsü ona neler görmesi gerektiği söylendiğini anlatır. Bu da anlama sürecinin doğasını zorunlu olarak değiştirir ve bu nedenle de bu tür bir öğrenmeyi ben tavsiye etmiyorum.
ANLATMA TUTKUSU
Günümüzün öğrencilerinde ve genç sinemacılarında beni en çok etkileyen şey
kısa metrajlı filmler konusunda savaşmak yerine genellikle reklam ve video klip
alanlarında savaşmaları. Şüphesiz, işitsel-görsel alemin evrimi bunu talep ediyor.
Ayrıca benim neslimin önceliklerinden daha farklı önceliklere sahip olan bir
kültürün içinde yetişiyorlar. Ancak kısa metraja göre kliplerin ve reklamların en
önemli sorunu, öykü kavramının aynı olmaması. Ve ben bu neslin bir öykü
anlatmanın ne anlama geldiğini unuttuğunu düşünüyorum çünkü temel işlevi öykü
anlatmak olmayan imajlarla çalışıyorlar. Öykü anlatmak onlar için temel amaç
değil ve hatta onların birincil itkileri de değil. Bir genelleme yapmadan, onların her
şeyden önce yeni birşeyler yapma eğiliminde olduklarını düşünüyorum. Tümüyle
şaşkınlık yaratmak, hiç görülmemiş olanı yapmak ve görsel bir gülünçlük kimi
zaman bir film yapmak için yeterli bir neden haline gelebilir. Oysaki benim için,
yönetmenin görevi herşeyden önce söyleyecek bir şeyleri olması, bir anlatma tutkusu
olması. Bu benim aslında kısa bir süre önce vardığım bir sonuç. Aslında, ben de,
bu mesleğe ilk başladığım yıllarda öykülerden kaçınmıştım ama aynı
nedenlerle değil. Benim için, hesaba katılan her şey görüntüydü. Bir
görüntünün, bir durumun doğruluğu. Ama hiçbir zaman öykü değil. Bu benim
yabancı olduğum bir kavramdı. Gerektiğinde, birçok durumun toplamı öykü adı
verilen bir şeyi oluşturabilir ama ben bunu kesinlikle başı, ortası ve bir sonu olan
bir öneri olarak görmüyorum. "Paris, Texas"ı yaparken, bir tür açınlamaya
sahiptim. Öykünün tıpkı bir nehir gibi olduğunu anlamıştım ve eğer küçük
geminizi bu nehrin üzerine koyma riskini alıyor ve bu nehre güveniyorsanız, o zaman
gemi sihirli birşeye doğru yol alabilirdi. Bu noktaya kadar ben sürekli olarak nehir
tarafından sürüklenmeyi reddettim. Yanındaki küçük gölcüğün içinde kaldım
çünkü kendime güvenim yoktu. Ve bu film sayesinde öykülerin orada olduğunu ve
bizsiz varolamayacaklarını anladım. Onları yaratmaya ihtiyaç yok çünkü onların
varolmasını sağlayan insanlığın kendisi... Onlara kendini bırakmak yeterli. O
günden itibaren bir şey anlatmak benim sinemaya yaklaşımımda giderek daha güçlü
bir hedef haline geldi ve güzel görüntüler yaratmak daha arka planda kaldı. Hatta
kimi zaman bir engel haline bile geldi. Başlangıçta bana yapılabilecek en güzel
kompliman güzel görüntüler yarattığımın bana söylenmesiydi. Bugün ise bu bana
söylendiğinde filmimin başarısız olduğu etkisine kapılırım.
BİR FİLM YAPMAK: NEDEN? KİMİN İÇİN?
Bir film yapmanın iki yolu vardır. Bunlardan biri parlak bir fikre sahip olmayı ve bunu
film aracılığı ile anlatmayı içerir. İkincisi ise, söylenmek isteneni keşfetmek
için film yapmaktır. Ben kendim de bu iki yöntemi denedim ve ikisi arasında
bölündüm. Çok net yazılmış senaryolarla filmler çevirdim ve sözcüklere saygı
duydum, bir fikrin çıkış noktası olarak kullanıldığı ya da çok özgür bir yolda
ilerlediğim başka filmler de yaptım. Bu tür bir film aslında kendi içinde bir
yolculuktu ve bunun benim tercih ettiğim yaklaşım olduğuna inanıyorum. Öykünün
içinde gitgide daha çok keşfedebilmek ve değiştirebilmek için yeterince açık
seçeneklere sahip olmayı seviyorum. Bu gerçekten de özgün olanı yapmak ve herşeyi
kronolojik sırayla çekmeyi içeriyor. Ancak çok nadiren bunu yapmayı başarabildim.
Bunu çok daha tatmin edici buldum. Çünkü klasik yaklaşım, daha önceden
kararlaştırılmış şeylerin uygulanmasından başka bir şey değil. Bu ister istemez
çok daha az heyecan verici. Filmin yapılma tarzı genellikle filmin yapldığı nedene
bağlı. Filmin kimin için yapıldığına gelince... Görüntüler için film çeken
birinin öncelikle filmi kendi için yaptığını düşünüyorum. Çünkü bir
görüntünün sağladığı görüntü mükemmelliği, duygu iletimi sonuç olarak
kendini beğenmişliğin bir göstergesi. Öykü anlatmak ise tanımı gereği bir
iletişim kurma işi. Öykü anlatmayı tercih edenler zorunlu olarak insanlara,
seyircilere ihtiyaç duyar. Ne denli öykü anlatma eylemi ile film yaparsam, onları o
denli insanlar için yapmış oluyorum. Aynı zamanda, bu kitleyi tanımlamakta da
yetersiz kalıyorum. Diyelim ki bunu, benimle filmi yapanlarla birlikte başlayarak, kendi
arkadaşlarımdan oluşan bir topluluk olarak düşünelim.
SAHNEYİ YAŞAMAYA İHTİYACIM VAR
İlk filmlerimi gerçekleştirdiğimde her gece, ertesi gün çekeceğim sahneleri bütün
ayrıntıları ile hazırlardım. Son derece detaylı resimler hazırlardım ve sete
geldiğimde, hangi planları nasıl çekeceğimi kesin olarak bilirdim. Genellikle
çerçeveleri hazırlayarak işe başlardım, daha sonra oyunculara nerede duracaklarını
ve görüntünün içinde nasıl hareket edeceklerini söylerdim. Ama yavaş yavaş bunun
bir tuzak haline geldiğini hissettim. Daha sonra, "Paris, Texas"ı çekmeden
önce bir tiyatro oyununu sahneye koyma fırsatım oldu. Bu deneyim film yapma tarzımı
tamamen değiştirdi şüphesiz çünkü bu, beni oyuncularla çalışma üzerine çok
yoğunlaştırdı ve onları anlamamı, onlara değer vermemi sağladı. O zamandan beri,
daha önceden yaptıklarımın tersine doğru ilerliyorum. Yani eylemi parçalıyorum,
sete tamamen bakir, bir diğer deyişle çekeceğim planlarla ilgili hiçbir düşünce
olmadan geliyorum ve bu ancak oyuncularla çalışmaya başladıktan sonra meydana
geliyor. Dekor oluştuktan sonra kamerayı yerleştireceğim yer hakkında karar
veriyorum. Bu gerçekten de çok zaman alıyor çünkü planların hangi eksende
çekileceği bilinmeden tam bir aydınlatma yapılamıyor. Ancak sahneleri çekmeden
onları yaşamaya ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Saptama sırasında bile, boş
dekorlarla karşılaştığımda hangi tarzda çekim yapacağım konusunda yetersizim.
Benim böyle bir yeteneğim yok. Ya da belki de böyle bir yeteneğim olmayacak.
FİLM ÇEKMENİN TEK BİR YOLU
Her yönetmenin kendine ait, sinemaya değin bir grameri vardır. Birinden öğrendiği ya
da kendi kendine yarattığı bir gramer. Başlangıçta benim gramerim Amerikan
sinemasından ve daha da kesin olarak Anthony Mann ve Nicholas Ray'in filmlerinden
geliyordu. Daha sonra, yavaş yavaş bazı dogmatik kuralların içine kendimi
hapsettiğimi hissettim ve bunları yeniden keşfetmeye başladım. Başka yönetmenler
ise bir büyük sinemacının asistanı olarak çalışırken öğrendiler. Ben sonuçta
bu tür bir deneyimi kısa bir süre önce tanıdım ve bu büyük bir ders oldu. İki
yıl önce, Michelangelo Antonioni'nin "Bulutların Ötesinde" filmi üzerinde
asistan gibi çalıştım. Tabii ki alışılmış bir asistandan çok farklı bir
yaklaşımım vardı. Çünkü öncelikle senaryonun yazımına katıldım ve daha
önceden çok sayıda film yönetmiştim. Ve sabah filmin setine geldiğimde, bu benim
kendi filmim olsaydı bu aktörlerle ve dekorlarla neler yapabilirim diye düşünmekten
kendimi alamadım. Antonioni her yeni planı çekmeye hazırlandığında ben de kendi
kendime şöyle diyordum: "Bu kesinlikle yürümeyecek. Bu mümkün değil. Bu sahne
yazıldığı gibi bir travelling ile başlayamaz." Ve tabii ki sürekli olarak da
yanıldım. Sahneyi kendi tarzında çekiyordu ve her şey yolunda gidiyordu. Bu benim
aynı elemanlarla yaptığımdan tamamen farklıydı ama herşey yolunda gidiyordu. Bu
şaşırtıcı bir şekilde sahneleme konusunda sahip olduğum çok dogmatik ve sert
düşüncelerin esnekleşmesine yardımcı oldu. Örneğin ben her zaman
"zoom"la çekilecek sahnelerin başka yöntemlerle çekilebileceğini
savunmuşumdur. Zoom bir düşmandı. Kameranın insan gözü gibi hareket etmesine dair
bir teorim vardı ve göz zoom'layamadığına göre bir şeyi daha yakından görmek
istediğimde travelling'i zoom'a tercih ediyordum. Korkuyla Antonioni'nin her şeyi
"zoom"la filme aldığını gördüm. Ve kimi zaman elde edilen sonuçtan çok
etkilendim. Aynı şekilde, genellikle iki kamera ile çekim yapmayı reddetmişimdir
çünkü ikincisinin birincisi için sürekli olarak bir engel haline geldiğini
düşünürüm. Antonioni ise, en az üç kamera olması konusunda ısrar ediyordu.
Genellikle de bu çok yolunda gidiyordu ve ben bu deneyimden büyük bir özgürlük
duygusu edindim. Şimdi kendi kendime bütün yönetmenlerin bunu denemesi gerektiğini
söylüyorum. En azından aynı sahneyi başka bir yönetmenin nasıl çekeceğini görmek
için. Çünkü bu, çok sayıda kapı açıyor, olanaklar sunuyor ve yapılanların her
zaman bir alternatifi olduğunun düşünülmesini sağlıyor. Başlangıçta yolunuzu
şaşırtsa da. bunun çalışmaların gelişmesi için çok akıl almaz bir tarz
olduğuna inanıyorum.
SIRLAR, TEHLİKELER, HATALAR
Benim karşı karşıya kaldığım en önemli sır kuşkusuz oyunculardı. Film yapmaya
başlandığında, insanın içinde hiçbir korku kalmaz ve oyuncuları yönlendirmenin
bir yöntemi aranır. Ancak bunun sırrı herhangi bir yöntem olmamasında yatıyor. Her
oyuncunun kendine göre bir çalışma tarzı, kendi ihtiyaçları, bunları
dışavurmanın koşulları vardır. Oyuncular olduğunda çok sayıda yöntem de ortaya
çıkar. Sonuçta, onları yönlendirmek için yapılabilecek tek şey, onları yavaş
yavaş ve oyun oynamadan rahat ettirmek, yani bir başkası olduğu izlenimi yaratmamak.
Bir oyuncuyu kendisi olduğu için seçersiniz ve onu kendisi olması için düzene
sokarsınız. Ama bu, onun sizin kendisini içine attığınız duruma tamamen güveni
olması anlamına gelir. Daha sonra, filmi yönetirken karşılaşabileceğim en büyük
tehlikelerden birinden kendimi korumak için de oyuncunun kendi ağırlığıyla filmin
ağırlığı arasındaki dengeyi sağlamaktır. Bütçe ne kadar azalırsa, o kadar
filmin efendisi olursunuz. Bütçe ne kadar önemli bir yer tutarsa, o kadar onun kölesi
haline gelirsiniz. Birtakım evrelerden geçerek, kimi zaman tutkunuz size karşı döner
ve kaybetmenize neden olur. Sonuç olarak, yapılmaması gereken hatalar vardır ve bunlar
çok fazladır ve bunların hepsini yaptığıma inanıyorum. Ama en büyüğü,
anlatılmak istenen öyküde nelerin gösterilmek istendiğidir. Örneğin şiddet
konusunda göstermenin dışında başka bir alternatif yoktur. Bu nedenle,
çağrıştırmayı araştırdığını göstermek için sinema sık sık güç
derecesinin en yüksek noktasına ulaşır.