|
TÜRK FİLMLERİNDE MASAL DOKUSU
|
Dilek TUNALI
Deü Gsf Sinema-Tv Bölümü
dilek.tunali@deu.edu.tr
Geçmişe ait bir çok dokunun, eserin ya da akımın bugün yeniden
değerlendirilmesi gibi, masalların da bugün yeni bakış açıları
doğrultusunda ele alınması ve özellikle izleyici/dinleyici
etkinliğine yanıt veren sinema filmleri ile benzerlikler
taşıması kuşkusuz yeni analizleri de beraberinde getiriyor.
‘Masal’ sözcüğü, içinde daima
çocukluğumuza ait bir zaman dilimini içerdiği kadar, anlatılanı
çocuksu düşlerimizle tamamlamaya çalıştığımız son derece önemli
bir zihinsel ve imgesel etkinliği de bünyesinde taşıyor. Bunun
yanı sıra bozulmamışlık, naiflik, çocuksuluk gibi saf ve
dokunulmaz bir bölgeyi işaret ediyor.
Masalların ‘Bir Varmış Bir Yokmuş’
diye başlayan bir tekerlemeyle açılması; masal yapısındaki yer,
zaman ve kişi birliğinin belirsiz olmasına işaret etmesi
anlamına gelir. Dolayısıyla bu belirsizlik bize doğrudan
akıldışı, olağanüstü, rastlantılara dayalı ve gerçek dünyadan
farklı bir atmosferde gelişen anlatı dizgesini verir. Masallarda
kişiler, olaylar neredeyse hiç değişmez. Yani ünlü
göstergebilimci Vladimir Propp’un ‘Masalın Biçimbilimi’nde
belirttiği gibi; masallarda 31 işlev ve 7 kişi/figür vardır.
Anlatının akışı çerçevesinde daima bu işlevler ve belirlediği
figürler ile gelişme kaydedilir.
Sinemayla masal ilişkisini
kurduğumuz zaman, ülke sinemalarının genelde kendi geleneksel
masallarından yararlandığı görülür. Ancak bu yararlanma biçimi
kimi kez masalı dönüştürerek yeni bir estetik biçime ulaştırma,
kimi kez de masalın direngen yapısına yani değişmezliğine uyum
gösteren bir tekrarlar ve aynılıklar bütünü halindedir. Bu
aynılık ve tekrar kabiliyeti en fazla Amerikan Sineması, Hint ve
Mısır Sinemaları ile Türk Sinemasında belirgindir.
Şöyle bir örnek verecek olursak,
Türk Sinemasında en fazla üretimin yapıldığı 1960 ile 1970
arasında 1692 adet film çekilmiştir. Bu gerçekten çok önemli bir
rakamı işaret eder. Bu sayıya baktığımızda ise, bize çoğu
bilinçsiz bir aktarımla gelen masal yapısına ait film
hikayelerini verir..
1)
60’lı yıllar gerçekten önemli ölçüde
film üretiminin olduğu kadar, özellikle aileye hitap eden
izlenme potansiyeli ile de ilgi çekicidir. Bu dönemde,
Türkiye’de sinemanın bir yaşam biçimi haline geldiği
söylenebilir.
Şöyle bir hatırlayacak olursak;
Ayşecik, Cilalı İbo, Kezban, Küçükhanımefendi, Turist Ömer gibi
filmlerin sürekli tekrarları yapılarak neredeyse bir serial
halini almıştır. Ancak bunların yanısıra yapılan diğer filmlerde
de masalsı motifler korunmuş, ana kadın ve erkek kahramanların
nerede, ne yapacakları, izleyici tarafından adeta
ezberlenmiştir.
Bu durumu bir yandan popüler kültür
öğeleri çerçevesinde ‘furya’ ve ‘kitle kültürü’ özellikleri ile
açıklayabilmek mümkün iken, daha da geriye gidecek olduğumuzda
kültürel yapının ortak noktalarına ilişkin, üzerinde anlaşılmış,
belirlenmiş ve kabul edilmiş durumların sürekliliğinden ve
değişime karşı olan direncinden söz edilebilir.
Örneğin bir dönem hem çocukların hem
yetişkinlerin ilgisini çeken ‘Ayşecik’ filminin öyküsü, Propp’un
belirlediği masal işlevlerine göre açıklanabilir.
Bu serinin ilki 1960 yılında Memduh
Ün tarafından çekilmiş, başrolleri Zeynep Değirmencioğlu,
Muhterem Nur, Turgut Özatay, Hulusi Kentmen paylaşmıştır.
Ayşecik’te hikaye bir masal dizgesinde devam eder.
Masalların bilinen ortak izleğinde,
kahramanın evden uzaklaşması, bir tehlikeyle karşılaşması, bu
tehlikenin içinde büyük olasılıkla ‘kötü kahraman’
diyebileceğimiz figürle bir mücadele söz konusudur. Kahraman bu
kötü figürle baş edebilmek için ya büyülü nesneye ya da Kahraman
veya Bağışçı olarak adlandırılan kişinin yardımına gereksinim
duyar. Kahraman ve Saldırgan (yani kötü kişi) bir çatışmada
karşı karşıya gelir, saldırgan yenik düşer. Başlangıçtaki
kötülük giderilir, kahraman geri döner, evlenir veya tahta
çıkar.
Keloğlan masallarından, Dede Korkut
masallarına ya da Batı’da çok sık kullanılan bir anlatı motifi
olan Külkedisi hikayesine dek, değişmeyen veya ortak olan
motiflerdir bunlar. Ana kahraman mutlaka bir dönüşüm yaşar ancak
bu dönüşüm olağanüstü güçler sayesinde olur.
Ayşecik’te de durum pek farklı
değildir. Afacan ve sevimli bir kız çocuğu olan Ayşecik,
babasının haksız yere hapise girmesi ve annesinin bir kaza
sonucunda görme yeteneğini kaybetmesiyle hem yalnız başına
mücadele etmek zorunda kalır, hem de babasını hapse düşüren kötü
adamı aramaya başlar. Böylece evden uzaklaşma motifi
gerçekleşir. Mahallenin babacan komiseri Hulusi Kentmen başta
olmak üzere tüm esnaf, Ayşecik’e destek olur. Onu koruyup
kollarlar. Ayşecik gazete satarak annesinin ameliyatı için
gerekli parayı toplar. Burada Hulusi Kentmen, Propp’un
belirttiği masal kişilerinden ‘Yardımcı’ ya da ‘bağışçı’ rolünü
üstlenen kişidir. Gerçekliğe aykırı gibi görünen ameliyat
parasının biriktirilmesi vb. durumlar olağanüstü tesadüfler
yoluyla gerçekleşir. Ayşecik’in kötü adamı bulma çabası da
olağanüstü bir tesadüfle gerçekleşir. Sonunda kötü adam bulunur,
annenin gözleri açılır ve aile yeniden bir araya gelir.
Ayşecik’in bir çocuk filmi olduğu
için bu tür öğelerin kullanıldığı sanılmasın. Yetişkinlere hitap
eden bir çok Türk filminde masal motiflerinin korunduğu görülür.
Örneğin Türk Sinemasında en çok kullanılan motiflerden birisi
‘Leyla ve Mecnun’ hikayesine dayalı umutsuz aşk şablonudur.
Özellikle 60’lı yıllarda çekilen bir çok ‘aşk’ filminde bu
temanın sürdürüldüğü görülür. Dolayısıyla izleyicinin beklentisi
de yerine getirilmiş olur. Bu beklenti ‘mutlu son’ veya ‘mutsuz
son’lar için değişmez. Örneğin, 2004 yılında yitirdiğimiz, Türk
Sinemasında en fazla senaryoyu yazan kişi olarak bilinen Bülent
Oran; çoğu hazin biten kavuşamadan ölen aşıkların hikayelerini
de yazmıştır. Kendisi bu durumun acıklı bir son olmadığını, Türk
insanının düşünce yapısını bildiği için bu tür sonlar yazdığını
belirtir. Ona göre; eğer aşıklardan biri ölür diğeri kalırsa bu
trajedi olur, ama ikisi birden ölürse seyirci onların öbür
dünyada birleşeceğini bilir. Dolayısıyla bu bir mutlu sondur.
Seyirci, salondan göz yaşlarıyla ayrılsa da bunu bilmenin
huzurunu taşır.
Örneğin bir çok kez yeniden çevrimi
yapılmış olan, Kerime Nadir uyarlaması ‘Hıçkırık’da, Leyla ve
Mecnun’un yer değiştiren figürlerine rastlanır. Burada erkek
kahraman ölmemiştir ancak neredeyse yaşayan bir ölü haline
gelmiştir.
Doğal olarak hem geleneksel masal
motiflerinin kullanılması hem de tasavvufi boyutun kadın-erkek
aşkına bilinçli değil ama zihinsel bir alışkanlık modeliyle
aktarılması, hem de Batı sinemasındaki modernist öğelerin
biçimsel düzeyde eklenmesiyle ortaya gerçek anlamda bize özgü
filmler çıkmıştır.
Bu aşk filmlerinin en önemli
destekleyicilerinden biri de kuşkusuz seyircinin özdeşleşmesine
geniş çapta olanak sağlayan ‘şarkı’lardır. Yine unutulmaz
filmlerden biri olan, Cahide Sonku ve Zeki Müren’in baş
rollerini paylaştıkları ‘Beklenen Şarkı’; ümitsiz aşkları,
tesadüfleri ile ve Zeki Müren’in seslendirdiği şarkılarla öyküyü
ilerleten bir film haline gelir.
Şarkılarçoğu kez Türk filmlerinde
bir kahramana dönüşür. Hikayenin akışı, şarkı sözleriyle
iletilir ve anlam kazanır.
Dolayısıyla Türk geleneksel masalı
ve anlatı yapısının ayrılmaz parçaları olan ‘şenlik’, ‘şölen’ve
arada bir ‘curcuna’ denilen dolantı biçimlerinin yer alması,
anlatının sürekliliğini bölen ve ortak bir seyretme etkinliği
kadar, ortak bir şekilde yeme –içme, eğlenme ve tüketme
etkinliğini de işaret eder.
Metin And, çalışmalarından birinde,
diyar diyar dolaşarak masal anlatan ‘nakkal’lardan söz eder.
Bunlar bir yerde konaklayıp masallarını anlatacakları zaman (ki
bunların bir çoğu defalarca dinlenilmiş masallardan
oluşmaktadır) dinleyiciler masalın seyrini değiştirmek için
anlatıcıya hediyeler verip, sevdikleri kahramanın ölmemesini
sağlayabilmişlerdir. Aslında bu noktadan bakarsak, günümüzde
bile bazı istisnalar dışında Türk sineması ve seyirci
ilişkisinin bu türden bir alışverişe dayandığı söylenebilir.
Ünlü etimolog Huizinga, oyun kavramı
içinde masal örneklerinden de söz eder. Oyun bir sözleşmedir ve
kurallarının değişmemesi gerekir. Oysa oyun aynı zamanda da bir
yinelemedir, tıpkı masalların değişmez motiflerinde olduğu gibi.
Türk sineması, sözlü anlatımdan görsel anlatıma geçtiğinde
aslında değişmeyen durum, dinleme ve anlatma alışkanlığı
olmuştur. Engin Ayça’nın da bir yazısında belirttiği gibi
araçlar değişmiştir sadece, diğer yandan masal dinlemeye alışkın
bir topluluk sinemayı da benimsemiştir doğal olarak. Ancak Oğuz
Adanır; bireysel yaratıcılık için oyunun kurallarının bozulması
gerektiğini belirtir. Belki de bu nedenle hala TV kanallarının
bir çoğunda eski filmlerin bilinen konularının, yeni
versiyonlarda tekrar edildiği ve yeniden tekrar tekrar
seyredildiği sonucuna varılabilir. Fakat daha özel örnekler
vermek gerekirse; Yavuz Turgul’un filmlerindeki fantastik boyut
ya da son ortak çalışmasında Ümit Ünal’ın ‘Anlat İstanbul’ adlı
filmi, yeni pencereler açan ve umut vaat eden yapımlar olarak,
masal motiflerini dönüştürme çabasını sunmuş oldukları
söylenebilir.
|
|