6. BATI SİNEMASINDA TÜRKLER

Batı sineması Türkiye’ye, Türklere nasıl bakıyor acaba. Türkiye onların gözünde modern bir Avrupa ülkesi mi yoksa egzotik görüntülerle dolu gizemli bir atmosfer mi?

Bir belgeselde soruyorlardı ‘Türkiye deyince aklınıza neler geliyor’ diye. Cevaplar gerçekten düşündürücü idi. Ya biz ülkemizi hiç iyi tanıtamıyoruz, ya da birileri bu insanların kafalarını karıştırıyor. Çünkü söyledikleri şeyler sadece hamam, dansöz, lokum, kebap ve İstanbul’dan ibaretti.  Hatta birçoğu Türkiye’nin haritadaki yerini dahi bilmiyorlardı.

Avrupalılar Türkiye’yi beyazperdede ilk olarak sinemayı keşfeden Lumiere’lerin kameramanları aracılığı ile tanıdılar. Bu dönemde Türkiye’ye gelen Alexandre Promio, Charles Moisson vb.. kişiler başta saray olmak üzere İstanbul’un birçok yerinde çekimler yaptılar. İşin komik tarafı bu kameralar ilk olarak yurda sokulduklarında makineleri tüfek sanılmış ve getirenler tutuklanmış. Fransız elçisinin araya girmesi ile serbest kalmışlardır.

Türkiye aleyhtarı filmlere baktığımızda karşımıza ilk olarak 1922’de gerçekleştirilen Oscar Apfel yönetimindeki “Auction of Souls” gelir. Film, 1918’de Newyork’ da yayımlanan bir anı kitabına dayanıyor. Amerikan Film Rehberinde bu film,  sözde ermeni soykırımının ermeni ailelerini nasıl parçaladığı anlatılır. Sonraki yıllarda da ermeni taraflı filmler hiç bitmeyecek, insanların akılları karıştırılmaya devam edilecekti.

Hollywood yapımcıları hep işin kolayına kaçmış ve yeterince araştırma yapmadan başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri aynı kefeye koymuşlar. Bu ülkeler neredeyse birbirlerine çok benzer biçimde perdeye yansımıştır. Türkler ise kaba saba, intikam alan, tüküren, bağıran, öldüren, ırza geçen tipler olarak karakterize edilmiştir. Onlara göre 1910’lu yıllardan bu güne kadar Osmanlı Sarayı bir entrika, komplo, aldatmaca, suikast ve cinayet yuvasıdır, istibdatçı sultanları ve harem sahibi, kadın (Batılı kadın) tutkunu paşaları ile. Türkiye yakın tarihte ve savaş dönemlerinde bir casuslar cenneti; Osmanlı ordusu kıyıcı, talancı, çapulcu ve katliamcı; Osmanlı yönetimi ya tümden ilgisiz ya da uygarsızca baskıcı. Artakalan ise doğal güzellikler ve her yerden, camilerden esir pazarlarına kadar, fışkıran doğu romantizmi’dir.

            Bu filmlerden bazıları şunlardır;           

LAWRENCE OF ARABIA :  Türkiye’de uzun yıllar yasaklı olan ve ilk defa Star televizyonunda gösterilen “Arabistanlı Lawrance”’filmide  taraflı bir yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. David Lean’ın yönetiminde Peter O’Toole, Alec Guinness,  Anthony Quinn, Omar Sharif gibi dev oyuncuların yer aldığı filmde Türkler bir istilacı ve yenilmesi gereken bir özgürlük düşmanı olarak gösteriliyor.

            MIDNIGHT EXPRESS : Herhalde hiçbir film, “Gece yarısı ekspresi” filminin Türkiye aleyhte propagandasının  yarısını bile yapamamıştır. Film o derece etkili olmuş ki, yıllar geçmesine rağmen birçok batılı insan Türkiye’yi ve Türkleri tıpkı filmde anlatılan biçimde sanmıştır. Öyküsü kısaca şöyle. Amerikalı öğrenci olan Billy Hayes, 1970 İstanbul'da haşhaşla uçağa binmek üzereyken, havaalanında yakalanır ve tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi'ne konulur. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Hayes 1975'in ekim ayında firar edip önce Yunanistan'a sığınır, oradan Amerika’ya geçer.  Amerika'da, Türkiye'de cezaevinde kaldığı süre içinde başından geçenleri bir kitapta toplar.  Hayes’in eseri büyük ilgi görür. Daha sonra kitap Oliver Stone tarafından senaryolaştırılıp, Alan Parker tarafından filme çekilir. Film 1978’de En iyi senaryo ve Müzik dallarında ikide Oscar kazanır. 13 yıl sonra yapımcı David Puttnam tarafından söylenen sözler dikkat çekicidir. "Şimdi baktığımda filmin olayları aşırı basitleştirdiğini, şematize ettiğini ak ve kara biçimde gösterdiğini kabul ediyorum. “Gece yarısı ekspresi” bizim film yapmak için satın aldığımız bir hikâye idi. İçinde gerçekle uyuşmayan birçok şeyi içeriyordu. Derin tutarsızlıklar vardı. Ama bunları kontrol etme olanağımız olmadı." Yönetmen Alan Parker da 1986'da bir söyleşisinde filmdeki kimi diyalogların yanlışlığını kabullendi. "Filmi anti Türk olarak eleştirdiklerinde çok sarsıldım. Irkçı bir film yapmak istememiştik. Adaletsizlik üzerine bir film yaptığımızı sanıyorduk. Şimdiki aklım ve siyasal olgunluğum olsaydı pek çok şeyi daha farklı yapardım."

Sinema tarihçisi ve araştırmacı yazar Giovanni Scognamillo bu konudaki görüşünü şöyle dile getirir "Gece yarısı Ekspresi, batıda gereği ile bilinmeyen ve bu yüzden yanlış değerlendirilen, Türkiye imajına en ağır darbeyi indiren, insanları dehşete düşüren, barbar Türk simgesini gündeme getiren, uzun süre ülke turizmini etkileyen bir yapım olarak üzerinde dikkatle durulması gereken bir örnektir.”

GELİBOLU: Hollywood’un para kazanmak uğruna koca bir ülkeyi hiçe sayarak çektiği filmlerin yanı sıra, filmleri çekilen ülkenin  onurunu zedelemeyen yapımlarda vardır. Bu filmlere en iyi örnek “Gallipoli-1981”’filmidir. Peter Weir’in yönettiği ve ünlü Hollywood starı Mel Gibson’un oynadığı filmde Avustralyalı anzak askerlerin I.Dünya savaşı sırasında  hiç tanımadıkları bir ülkeye, Çanakkale Gelibolu’ya çıkarma yapmaları anlatılıyor. Ancak bu filmde savaş, insancıl ve tarafsız bir yorumla anlatılıyor.

Sinema yazarı Nijat Özen ise yabancıların Türkiye’ye gelişine değişik bir yorum getiriyor. “Yabancılar Türkiye’ye daha çok, ya senaryolarının gerektirdiği doğal dekorları sağlamak için ya da Türkiye’deki el emeğine biçilen fiyatın düşüklüğünden yararlanmak için geliyorlar. Başka türlü de olamaz zaten.”

Sonuç olarak sinema mekânlarını istediği yerde bulur, bulamadığında da yaratır. Sinema için ne hudut, ne ülke, ne de kıta ayrımı vardır. Gösteri bir aldatmacaya dayanacaksa o aldatmaca, gerçeğine benzer şekilde, istenilen yerde gerçekleştirilebilir. Sinemanın büyüsü de kısmen burada yatmaktadır.