7. TÜRK
SİNEMASINDA KÖY FİLMLERİ
Türk halkı tamamı ile
köylü bir yapılanmadan gelmiştir. Sanayi devrimine dahil olmamasıda Türkiye
coğrafyasına şehirleşmenin girmesini geciktirmiştir. Günümüzde şehirlerde
yoğunlaşan nüfus bundan kısa bir süre öncesine kadar yoğunluklu köylerde
yaşamaktaydı. Ki bugün şehirlerdeki nüfusun yoğunluklu kültürel yapısını da köy
sisteminden gelen başalt kültürleri oluşturmaktadır. Lakin tüm bu köylü
görünüme rağmen Türk sinemasının köy yaşamını keşfetmesi biraz gecikiyor. Ta ki
1930'ların ortalarına kadar köy konusunu ele alan filmler çekilmiyor. Önceki
yıllarda çevrilmiş olan tüm filmlerde dekor, hep büyük kentlerden oluşuyor.
İzleyici kitlesine göre film oluşturma mantığı sinema yapımcılarını hedef
kitleleri doğrultusunda şehir hayatını konu alan filmlere itiyor. Bunun yanında
bir de Kurtuluş Savaşı filmleri mevcuttur o dönemde ki hedef kitlesi
sınırlaması yapılamayacak bir kavramdır kurtuluş savaşı. (Ateşten Gömlek,
Ankara Postası vb.).
Türk sinemasında köy
filmleri ile ilk ilişki 1934'de kuruluyor. Bu ilk köy filmide Muhsin
Ertuğrul'un ‘Aysel Bataklı Damın Kızı’dır. Fakat bu filminde çıkış noktası, yine
batıdan gelmedir. Yani tam anlamıyla köye yaklaşım, köyün sorunlarına, gerçek
yaşayışa yaklaşım olmamış biz bizi anlatan filmi çekecek konsepti bile batıdan
almışızdır.
Türk sinemasında
başlangıçta birçok köy filmi hep dekorlu çekilmiş. Köye yaklaşan olmamış. Ta ki
1950'lerin başına kadar. Suni bazı dekorlar yardımıyla köy yaratılmaya
çalışılmıştır, tabiki ne kadar gerçekci olduğu aşikadır.
1940'lara gelindiğinde köy
bir melodram kaynağı olarak karşımıza çıkmaktaydı. Köy dekorunun içine yerli
yabancı kalıplar oturtturuluyordu. Köye dıştan kentli gibi bakıyorlardı. Zengin
folklor malzemeleri kullanılıyordu. Fakat filmlerin belli bölümlerinde gerçek
köy gösteriliyordu. Bu da 40'ların sonlarına doğru köye ilk temasların
başladığını gösteriyor. Örneğin; Faruk Kenç'in "Dertli Pınar"
filminde hakiki bir köy düğünü filmin ortasına yerleştirilmiş bir görüntü
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Büyük şehirde masa
başında uydurulan köy hikayeleri gerçekmiş gibi aktarılmaya çalışılıyordu.
Binlerce yıllık tarihin oluşturduğu hikayeleri değerlendirmek yerine hayatta
köy ile ilişkisi çok sınırlı olan insanların masa başında yazdıkları hikayeler
aracılığı ile köy hayata aktarılmaya çalışılıyordu. Dudakları boyalı, topuklu
ayakkabılı genç kızlar, bakımlı yüzü, düzgün kesilmiş bıyığı ile hırpani
giyinmiş kıyafetli oyuncular köy filmlerinde yer alıyorlardı. Köy sorunlarına
dokunulmuyordu. Birazda sansürden çekiniliyordu. Köylü insanın elindeki
çalışmadan kaynaklanan nasır, sogukta yenen ayazdan kaynaklanan yüzün
kızarıklığı, tarlada çalışmanın kirlettiği eller, .... ve daha nice sosyal
gerçeklik görüntü bazında da olsa kendine yer bulamıyordu çekilen köy
filmlerinde. Görüntülerin yanında yöresel şivelerde yer bulamıyordu kendine.
Köy yaşamını bir sorun
olarak, ele almak gayretini gösteren ilk film Metin Erksan'ın "Aşık
Veysel'in Hayatı/ Karanlık Dünya" isimli, 1952 yılı yapımlı filmidir. Erksan
bu filmde gerçek bir köyü ve bu köyün gerçeklerini şekillendirmek istemiş.
Erksan köye ne kadar yaklaşsada istediği, düşündüğü gibi olmamıştır. Bu durumun
en büyük etkilerinden biri sansür olmuştur. Bu filmde diger sansüre uğrayan
filmler gibi oldukça saçma nedenlerden ötürü makaslanmıştır. Erksan'ın amacı
Anadolu'yu tanıtmaktı, fakat sansür, Türk toprakları verimsiz gösterilmiş,
başakların boyu kısa gösterilmiş diye bu filmi kesmiştir. Filmler gerçekleri
olduğu gibi değil daima iktidarların istediği gibi gösterme zorunluluğu altında
şekillendirilmeye mahkum bırakılmıştır. Sistem olanı değil olması gerekeni
yansıtmasını istemiştir sinemaya. Sinema bir sanat dalı olarak değil, siyasal
iktidarın bir aracı olarak kullanılmaya çalışılmıştır.
1940- 1950 yılları deney
yılları olarak sinemanın köye yaklaşma yavaş yavaş başladığı yılları oluyor. Ne
kadar gerçeğe yakın olmasalarda ilk köy filmleri; “Dertli Pınar” Faruk
Kenç(1943), “Hasret”Faruk Kenç(1945), “Harman Sonu” Muhsin
Ertuğrul(1946), “Yanık Kaval”Baha Gelenbevi(1947), “Bir Dağ
Masalı”Turgut Demirağ(1947).
1950’den sonra köye
gerçek anlamda yaklaşan Metin Erksan’dan sonra Baha Gelenbevi ve Nedim Otyam isimleri
ortaya çıkıyor. Oysa bu yönetmenler daha önce dekorlu melodram köy filmleri
çekmişlerdi. Fakat 1952’de Gelenbevi “Boş Beşik” filmini, eski bir halk
masalını ele alan Necati Cumalı’nın bir hikayesinden hareket ederek, gerçek köy
ortamında, Söke dolaylarında çekiyor. Gerçeğe yakın bir tarz uygulayan
Gelenbevi köy filmleri için aşama sayılıyor. Artık köyü yeniden yaratmaya gerek
olmadığı anlaşılıyor. Filmlerin dekorları için gerekli olan tüm materyaller
aslında Anadoluda mevcut ve bu biraz geçte olsa keşfediliyor. Türk sinemasının
köy dekoru için Anadolu cografyasını keşfetmesi kapı kolunun ikinci defa
keşfedilmesi gibi bir görüntü sergiliyor.
Nedim Otyam’da “Yuvaya
Dönüş”(1951), “Toprak”(1953) filmlerini doğal ortamlarda çekiyor. Toprak filmi
için Konya’nın Aksaray kazası kullanılmış ki ozamanlar bir köy görüntüsünde
olan kaza bugün il olmuş durumdadır. Bu filmde ilk kez toprak davası belgesel
açıdan ele alınıyor. Analdolu gerçekleri, töreler, gelenek ve görenekler artık
sinemada kendisine yer buluyor ve köy hayatının gerçekleri artık kapalı
kapılardan çıkarak tartışılmaya açılıyor. Göstermek, tartışmanın sorgulamanın
ilk adımını oluşturuyor.
Anadoluda yaşanılar köy
hayatını konu alan bir başka yönetmende “Beyaz Mendil” (1955) filmi ile Lütfi
Akad oluyor. Lütfi Akad “Beyaz Mendil” filmi ile gerçek bir köye, bir birine
düşman olan iki ailenin hikayesine, günlük olaylara gerilim unsuru getiriyor.
Fakat bir yerden sonra köy kayboluyor, kaçıp kovalama süreci doğuyor. Köy
filmi gibi başlayan film başka bir seyirle devam edip noktalanıyor.
Fakat bunun yanında
gerçekçi olma, gerçek köy sorunlarını çıkarma çabasına karşı olan yönetmenlerde
vardı. Bu isimlerden en önemlilerinden biride kuşkusuz Muharrem Gürses’dir. Gürses’in
sinamaya getirdiği köy; aşırı duyguların olduğu, kanlı, ölümlü, kişileri
çileli, şiddetle intikamla yanan melodramatik bir köydür. Tüm bu aşırılığına
rağmen Gürses filmlerinde halka yakın kalmasını bilmektedir. Bu köyde köyü yine
tek yönüyle acıyla ele almıştır. Köy hayatı tamamen bir çile olarak
aktarılmıştır.
İlk köy filmleri dekorlu
çekiliyordu. Hatta köy dekoru içinde batı kalıpları yer alıyordu. Daha
sonraları sinema sahne oyunlarından yararlandı, zaman oldu edebiyatçılarla
çalışıldı köyü aktarmak için. Kimi gerçek sorunlara değindi, kimi folklorik
unsurlara önem verdi, kimi de dramatik zemini kullandı. Her yönetmen, her yazar
kendi köyünü oluşturdu kendi öznel bakışıyla. Öyle ki Türk Sinemasında
gerçeklere değinmek o kadarda kolay değildi. Çünkü sansür vardı. Seyirciye
yüzde yüz yansıtılamayan filmde bazı öğeler vardı. Bunlardan biri devlet ve
fert ilişkileriydi. Bu gibi kuşkulardan gerçek tam olarak ele alınamıyordu,
izin verilmiyordu. Sansurün bu tutumu, Türk Sinemasında köy melodramlarını
çoğaltmaktan başka işe yaramıyordu. Köy filmi deyince tek yönlü bir bakış
oluşuyordu artık.
İlk filimler olduğu gibi
ilk köy filmlerinin de Muhsin Ertuğrul ile başladığını belirtmiştik. Daha sonra
M.Ertuğrul’u Faruk Kenç, Baha Gelenbevi, Turgut Demirağ izliyor. Onlarda
folklorik malzemelere önem veriyorlar. Fakat bazı bölümlerinde gerçek mekan
kullanmayı başarıyorlardı. Köye daha çok yaklaşan ilk isim Metin Erksan oluyordu.
Onuda Nedim Otyam, Ziya Metin ve Lütfi Akad izliyor; fakat onlarda 1950 deneme
dönemlerindeki sürcüleri yaşıyorlardı. Muharrem Gürses bu yönetmenlerden farklı
bir tarz izliyor ve konuları daha melodramatik işliyor ve köy gerçeğinin dışına
çıkıyor, abartıyordu. Kısaca bu sürecin özeti bundan ibaretti.
1950 sonlarına doğru köy
sorunlarını ele alan bir başka yönetmende Türk sinemasının en önemli
isimlerinden olan Atıf Yılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Atıf Yılmaz’da
melodramdan kaçınmak için başka yollar aramaya çalışıyordu. Madem ki köy
gerçeğinin beyaz perdeye aktarılmasına izin verilmiyordu, o halde köy-kasabayı
güldürü ya da folklor çerçevesi içinde ele almaktan başka çare yoktu. “Gelinin
Muradı”(1957), “Dolandırıcılar Şahı”(1961) köy güldürüleriydi.
“Alageğik”(1959), “Karacaoğlan’ın Karasevdası”(1959) folklor filmlerinin
örneklerini oluşturuyorudu. Fakat gerçekçi ilk çıkışları “Yılanların Öcü”(1962)
filmiyle Metin Erksan yapıyordu yine. Erksan acemi köy filmcilerimiz gibi bir
köy evi, bir köy görünümü, bir köy insanı üzerinde uzun uzun durmakla
yetinmiyor. Bunun yerine iyi seçilmiş, iyi değerlendirilmiş fotoğraf ve çerçeve
bakımından başarılı görüntüleri yerli yerinde kullanarak izleyeciyi gerçek bir
köy karşısında olduğuna inandırıyordu. Bu, köyün havasını elle tutulur hale getiriyor
ve bunun yanında artık hikayeler kentli yazarların değil, doğrudan doğruya
köyde yetişmiş yazarların elinden geçiyordu. M.Erksan’ın da “Yılanların Öcü”
filmi yönetmenin kendi köyü Akçaköy’de geçiyordu.
Bu açılımların dışında
farklı bir tarz izleyen kişi Halit Refiğ olmuştur. “Bir Türk’e Gönül Verdim”
filmiyle, Almanya’da bir kadından çocuğu olup, tekrar köyüne dönen birinin daha
sonrada o kadının köye gelmesinin hikayesi anlatılıyordu. Kadın köy kıyafeti
giyiyor, köylüler gibi yaşıyor, din değiştiriyor, namaz kılıyordu. Bu son
derece farklı bir yaklaşımdı dönem filmleri için, batılılaşma ve Anadolu insanı
tezatlıkları içinde aktarılıyordu.
1960’ların başında Türk
sinemacılarının bir kısmı köy sorunlarına dolaylı ya da dolaysız bir şekilde
eğildiler. Köye gerçekçi ve ya gerçeğe yakın bir gözle baktılar. İmkan
dahilinde de bunu gerçekleştirdiler. 60’ların ilk çıkışını Metin Erksan
“Yılanların Öcü”(1962) ve “Susuz Yaz”(1963) filmleriyle olmuştur.
Bu fimleriyle Erksan sansürle kaçınılmaz bir çatışma içine giriyor. 60’lı
yıllarda köy filmi yerini yavaş yavaş buluyor. Bu zamana kadar melodram zemini
hatta “western” köyü olduysada yönetmenler gerçeğe yaklaşmayı başarıyorlar.
Bu dönemde Orhan Elmas gelenekleri,
görenekleri, folklor malzemesini daha bilinçli ve düzgün kullanmıştır. “Ezo
Gelin”(1968), “Boş Beşik”(1969) örnek filmleridir.
Yine bu dönemde farklı
bir tarzla toplum gerçeğine yanaşan Yılmaz Güney ismi olmuştur. Devrimci
sinemanın öncüsü diye adlandırılan Yılmaz Güney köy gerçeği değilde, toplum
gerçeği olarak ele almıştır bu hassas konuyu. Karakterleri “sınıf” çerçevesine
koymuş ve bir nebze sosyal-siyasal bir eleştiri oluşturmuştur.
60’lı yıllarda
“Hudutların Kanunu” ve “Kızılırmak Karakoyun” filmleriyle Lütfi Akad’da ön plana
çıkmaya başlamıştır. Lütfi Akad’ın halk sanatlarından ve geleneklerden
yararlanarak gerçekçi çabalarını bu dönemde görüyoruz. Daha sonra yaptığı
“Irmak”, “Gelin”, “Düğün” filmleride bu çabalarının ürünleridir.
Türk sinemasının en
önemli kadın oyuncularından olan Türkan Şoray ilk yönetmenlik denemesini köy
filmi çekerek yapmıtır. “Dönüş” filmini hem yazıp hem yöneten Türkan Şoray
olmuştur. “Dönüş” filminde ağa-köylü çatışması vardır. Bunun yanında filmde Almanya’ya
gidecek bir karakterde canlandırılmaktadır. “Dönüş” anadolu kadınının direnme
gücünü ve sadakati ortaya koyarken bir yandan da uygar bir topluma karışan,
köye yabancılaşan adamın, karısını öldürmek için geri dönüşünü gösteriyor.
T.Şoray köy yaşamını bütün yerli özellikleriyle gösteriyor.
Fevzi Tuna’da Türk
sinemasında köy filmleri konusunda ki önemli isimlerdendir. 1970’ler de “Ezo
Gelin”, “Kızgın Toprak” gibi filmler çekerek bu tarz için döneme damgasını
vurmuştur.
1980’li yıllarda
yönetmenliğini Kartal Tibet’in yaptığı “Şalvar Davası” biraz erotik, biraz
feminist bir köy filmi olarak dikkat çeker. Şiddet, kan ve ölümün olmadığı bir
köy filmidir bu film. Hem köy hayatı hem kadın erkek ilişkileri işlenir filmde.
Köylerde sadece dramatik olayların
olmadığı, başka sorunlarında olabileceği verilmiş ve farklı bir bakış açısı ile
bir çığır açılmıştır. Kadının bir mal, köle olduğu gece-gündüz çalışmak zorunda
olduğu ve bundan erkeklerin hoşnut olduğu ana fikri üzerinde oluştulmuş bir ana
fikrin seyridir film. Fakat daha sonra kadınlar kocalarıyla beraber olmamak
üzere isyan çıkarırlar ve konu farklı boyutlarda ilerlemeye devam eder. Bu film
köy gerçeğine pek yakın olmamakla birlikte mekan olarak köyün tercih edildiği
bir yapıdadır. Mesela figüran azlığı;
koskoca köy bir avuç insanla gösterilmiş gibi bir eksikliği oluşturmaktadır.
Bunun yanında köy sorunları sadece cinsel ilişkiye indirgenmiş, olaylar hep
onun çevresinde dönmeye başlamıştır. Bir çeşit köy güldürüsüdür bu yapım.
20 yıl sonra tekrar
sinemaya “Yılanların Öcü” nü getiren Şerif Gören olmuştur. Fatma Girik’li bir
kadroyla, bu dönemde de sansürlenmesine rağmen amacına ulaşmış bir köy filmidir
“Yılanların Öcü”. Köy filmleri arasında bir başyapıt dahi olabilecek bu film
gerek oyuncuları, gerek yönetimi, gerek mekanlar, gereksede kurgu açısından son
derece başarılı bir yapımdır.
Nesli Çölgeçen’in köy
güldürüsü “Züğürt Ağa” ise tüm sinema
tarihi açısından önemli bir klasik olarak karşımıza çıkmatadır. Büyük bir
sosyal sorumluluk kavramı içerisinde ele alınan bir ağa hikayesini
anlatmaktadır bu film.. Zaten köy filmlerinin çoğunda ağa tipi hep vardır. Hain,
kötü, sömürücü bir ağa tipidir bu ağalar. Köy filmlerin de hep kötü ağa vardır
ki “Züğürt Ağa”ya kadar. Kara mizah tarzındaki bu film ağalık sistemine farklı bir
bakış açısı getirmiş, gaddar rollerde karşımıza çıkan ağa karakterininde insani
yönlerinin olabileceğini ve zaman içerisinde mazlum rolününde bir ağada
gerçekleşebileceğini izleyicisine aktarmıştır.
80’li yıllarda ise Türkan
Şoray “Dönüş” filminden sonra Yaşar Kemal’in bir eseri aktarılır beyaz perdeye;
“Yılanı Öldürseler”. Bu film tamamen doğunun sorunlarını ve gerçeklerini dile
getirmektedir. Filmde birçok sorun alıyor, sanki bu topraklar lanetli olarak
gösteriliyordur. Özetle “Yılanı Öldürseler” filmide doğuyu ve geri kalmışlığı
dile getiren bir yapıttır.
Sinemamızda köy, bir
mekan değişikliği ve ya folklorik malzemeler için kullanılmıyordu. Türkiye için
köy filmi ulaşılamayan bir çok Anadolu insanıyla temas kurmak demekti. Her ne
kadar aşk melodramlarına dönüşsede sorunların, gerçeklerin olduğu biliniyordu.
Sorunlardan bahsetmek sinema için tehlikeli bir unsur olarak algılanıyor ve
sansür tüm yapıtları süzgecinden geçiriyordu. Fakat köy filmleri de davasız,
sorunsuz düşünülemiyor. Malesef saymakla bitmeyen dertlerden; toprak davası,
ağalık, kan davası, kuraklık, iç göç, kaçakçılık, eşkiyalık, öğretim davası
gibi unsurların köy filminde yer alması kaçınılmazdı. Tabiki filmlerin
konularıda bunlar oluyor. Fakat olaylara sansür yüzünden dolaylı yaklaşılıyor
ve gerçeklik flu verilmek zorunda kalıyordu.
Toprak davası hususuda
ağalık sisteminin yer aldığı feodal yapı için önemli bir unsur ve dolayısı ile
Türk sineması içinde ele alınması kaçınılmaz bir konu oluşturmaktadır.
Ağaların, geniş arazi sahiplerinin sömürüsü, eziciliği vardır. Köylünün
mücadelesi, amansız savaşı konudur. Bu arada ağa tefeci olabilir, ya da bir
kıza göz koyabilir. Kahraman için mücadele zorlaşır, ortada yalnız kalır,
mecburen dağa çıkar eşkiya olur. “İnce Cumali” (1967) (Y.Duru) bu tarzın önemli
yapıtlarındandır. Zenginden alır, yoksula dağıtır İnce Cumali türk robin hood’u
olarak karşımıza çıkar kahraman karakter. Bazen kahramanlık öyküleri olur köy
filmleri, bazen acı, bazen komedi. Ama burda genel sorun filmin türünde değil
oluşumundaki gerçeklikte yatmaktadır.
Bazı köy filmlerine
başka şehirden gelen yabancıda karışır. Bu da, ya köy öğretmeni ya da
sağlıkçıdır. Bu kişiler aydın olduğundan kurulu düzeni değiştirmek istediklerinden
ağa ile çatışırlar. Sisteme karşı çıkan dışardan kişiler olarak boy gösterirler
köy filmlerinde.
Köy delikanlısı tümüyle
sert, temiz, saf ve tuttuğunu koparandır. Kadere her zaman boyun eğmeye
alışıktır. Fakat ağaya ya da çiftlik sahibine bağlıdır. Sabırlı olur, boynunu
büker, dövülür, yaralanır. “Murat’ın Türküsü”(1965)(A.Yılmaz) bu tarz bir
hikayenin filmidir. Çileli ve dayanıklıdır köy delikanlısı, köy kadınıda
öyledir. Saf ve çekingen olur. Şartlar zorlayınca erkeğiyle beraber dağa çıkar,
silah kullanır hatta eşkiyalık yapar. “Cemo ile Cemile”(1970)(Ç.İnanç),
“Yaralı Kartal”(1965)(T.Dursun).
Köy kahramanları doğa
ile de mücadele etmesini bilir. Kuraklıkla, afetlerle, açlıkla, hastalıkla.
Bunun yanında insanlarla da mücadele eder. Mutluluklarına göz dikenlerle,
birlikte olmalarını engelleyenlerle, kötü kişilerle. “Ekmek Kavgası”(1965)(Y.Duru)’da
bunun hikayesidir.
Fakat yine de köy
kahramanlarında kadın, erkekten daha çilelidir, daha eziktir; Türkan Şoray’ın “Dönüş” filminde olduğu gibi. Yıllardan beri
süren baskının, küçülmenin ağırlığını taşır Metin Erksan’ın “Kuyu” filminde olduğu gibi. Ağır yükler
taşımasını, erkeğinden mecburen uzakta kalmasını bilir N. Otyam’ın “Yurda Dönüş”ündeki gibi.
Tabiki yaşlılarda var
köyde. Ak sakallı, ak saçlı, çok görmüş, geleneklerine ve göreneklerine bağlı
hatta temsilcileridirler Lütfi Akad’ın “Kızılırmak-Karakoyun” filminde olduğu
gibi. Onlar sabırdan, imandan, kaderden söz ederler; direnişe karşıdırlar,
fakat bazı köy filmlerinde birde bakmışsınız direnişin lideri olmuşlar A.
Palay’ın “İsyancılar”ında olduğu gibi.
Unutulmaz bir unsurda
tabiki eksik olmayan köy delileridir. Her köyün en azından bir adet deli
kadrosu vardır ve bu renkil tipler sinemadaki yerinide almak zorundadır. Deli, Gürses vari melodramların önemli bir
unsurudur. Hikâyenin güldürü yönünü destekler, sevgilileri korur, yardım eder,
türkü okur. Acayip kılıklıdır, bazen sakattır. Yinede mücadeleye katılır.
İnsanı hem neşelendirir hem düşündürür. Hiçbir zaman göründüğü gibi gerizekalı
değildirler. Bazen kötülükler onların sayesinde aydınlığa çıkar. “Beyaz Mendil”(1955)(L.Akad).
“Vizontele”de
bir çeşit köy güldürüsü olarak değerlendirilebilir aslında. Oradaki delide
göründüğü gibi gerizekalı değil hatta çok şeyi icad eden bir mucittir bu köyün
delisi ‘Deli Emin’ karakteri. Deli çoğu filmde zekânın temsilidir aslında, özlü
sözler, kimsenin cesaret edemeyeceği çıkışlar deli rolündeki kişide hayat bulur
köy filmlerinde.
Köy filmlerinde çatışma
sürekli olur. Buna ailelerde katılır. Kimi zaman çatışmaya sürüklenirler,
mücadeleye katılmak zorunda kalırlar. Köyde bireysellik az olur, aileler komün
düzeninde olduklarından kavgalarda komünler arasında olur. Bir kişinin yaptığı
bir davranış tüm ailesine yönlendirilir. Ceza kişiye değil aileye verilir.
Mekân olarak sinemada
köy basit ve ilkel görünüyor. Fakat perdede görünen köy, köyün tamamı değil bir
parçasıdır. Bu yüzden köy ufalır, aynı ev, yol, köy kahvesi vardır. Köye gelen
yol var, kentten ve ya Almanya’dan gelen delikanlı, köyden kaçan sevgililer,
baskına gelen eşkiyalar. Köyde evlerin araları, sokaklar var. Gizli buluşmalar,
yasak aşklar için. Filmin sonundaki çarpışmalar da burada yapılır.
Köy meydanı var. Buradan
düğün alayı geçer. “Susuz Yaz”(1963)(M.Erksan). Büyük çarpışmalar
burada olur. Kahraman burada can verir.
Meydanda köyün kahvesi
vardır. Köyün havadis merkezidir. Bazen sakin bazen hareketli olur. Kavganın
koptuğu yerdir. Ağır sözler dolaşır masadan masaya. Aşık gelir saz çalar, deli
gelir soytarılık yapar. “Beyaz Mendil” (1955) (L.Akad).
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri batılılaşma amacı ve yolundadır. Bu
sinemamıza da yansımış durumdadır. Devamlı batıya yönelik, batıdan uyarlanma
eserler sergilenmişdir bu amaç çerçevesinde. Fakat batıya yönelme çabalarında,
gerçek insanımız üstelik büyük bir çoğunlukta olan köy insanımız unutulmuş.
Köye yaklaşım yine M.Ertuğrul tarafından “Aysel
Bataklı Damın Kızı” filmiyle
olmuştur. Daha sonraki yıllarda yönetmenlerimiz köye
yaklaşmayı senaryo yazarak algılamış. Masa başında yazılan hikayeler. Ve
sonucunda melodramlar oluşmuş. Köy gerçeği yansıtılmamış. Fakat filmlerin bazı
bölümleri köyde çekilme başarısına ulaşmış. 1950’ler de ilk köye yaklaşım
M.Erksan tarafından “Aşık Veysel’in Hayatı” filmiyle olmuştur. M.Erksan bu filmde Türk köyünü, Türk
topraklarını, Türk insanını tanıtmak istemiş. Köy gerçeğine yaklaşmış fakat bu
dönemde karşımıza sansür çıkmış. Bence bu film çok saçma nedenlerden sansüre
uğramış. Türk toprakları verimsiz gözüküyor, başakların boyu kısa gözüküyor
diye sansürlenmiş.
Eski köy filmlerine
baktığımda manzaralar çok güzel, köy havası verilmiş. Fakat kızların eli yüzü
düzgün, hafif makyajlı, güzel folklor kıyafetli, erkeklerinde aynı şekilde
olduğunu görünüyordu. Fakat bu tutum 1960’da değişmeye başladı. Özellikle “Yılanların Öcü” filmiyle. Köy yaşayışı tamamen verilmiş. Hayvanlar, tabiat,
köy insanları gerçeğiyle yansıtılmış. Tabi gerçeklik çerçevesinde karşımıza
sansür çıkıyor. Her ne kadar M.Erksan bunu düşünerek dikkatli çektiysede bu
filmi, yine de sansür çok sahneyi yok etmiştir.
1960’lı yıllarda
yönetmenlerimiz sansüre rağmen birçok gerçeği yansıtmayı başarmışlar. Bu
1970’lere kadar böyle devam etmiş. Fakat bu dönemlerde Atilla Dorsay’ın ve
diğer eleştirmenlerin, artık geri kalmışlığın gösterilmemesi üzerine
tartışmaları kaynaklarda verilmiş. Geri kalmışlığın yansıtılması bazı üst
düzeydeki insanların akıllanması için önemli olabilir. Çünkü sinema bu yolda
bir iletişim aracıdır. Gerçekler yansıtılınca düzeltilmesi için çaba
harcanmalı. Fakat üst düzey her zaman bundan kaçmış hatta sansürlemiş. Bence
sinema eleştirmenleri geri kalmışlık gösterilmesin diye, doğru bir öneri
sunmamışlar, onlarda gerçeklerden kaçmışlar. Tabiki göreceli bir kavram. Bir de
bunun yanında sinemanın eğlence unsuru olduğunu unutmamak gerek. Halkında
gerçeklerden uzak, düşsel hikayelere, pembe sonlara, eğlenmeye ihtiyacı var.
Belkide eleştirmenler bu yöndende konuya yaklaşmış olabilirler.
Sinemanın gerçeğin aynası olduğu
tartışılmaz bir olgudur. Köy filmleri konusunda bu aynanın gerçeği ne oranda
yansıta bildiği bu sürecin hep en tartışmalı hususu olmuştur. Birçok olgunun
yer aldığı köy filmleri hep tek bir bakış açısıyla aktarılmıştır. Başlangıçta
köy dekoru oluşumunda dahi büyük sorunlar yaşanmış, köylümüz dahi batı
hegemonyası altında Avrupadan ithal edilir olmuştur. İlerleyen zamanla bu baskıyı
aşan Türk sineması bu seferde egemen gücün sansür mekanizmasına karşı mücadele
vermek zorunda kalmıştır. Tüm bu olumsuzlukların yanında her yapımcı, yönetmen
ve yazarın kendi ruhunu kattığı son derece başarılı yapımlarda köy filmleri
arasında yerlerini almışlardır.