3. TÜRK
SİNEMASINDA ŞİDDET İŞKENCE
Yıllardır tartışıla
gelen bir konudur sinema ve televizyonda şiddet. Ama sadece tartışılan bir
konu, bir karar veya bir çözüm üretilen bir konu değil. Amiyane tabiri ile
havanda su dövülen bir konu. Olmalı mı? Olmamalı mı? Az Olsun mu? Hiç Olmasın
mı? Ne kadarı zarar ne kadarı karar ?.....sorular sorular sorular. Cevabı olmayan
sorular. Akademisyeni, eleştirmeni, otoritesi, yazarı, yönetmeni,... yıllardır tartışa tartışa bir çözüm bir görüş birliği oluşturamadılar
beyazperde veya ekranda şiddet konusu için. Kimi zaman tartışmalar hararetlendi
kendisi şiddete döndü tartışmaların. Şiddeti tartışanlar şiddet uyguladılar
muhataplarına amaçsızca. Şiddeti eleştirenler bizzat şiddetin kendisi
olabildiler, şiddeti savunanlar bizzat şiddetin muhatabı olabildiler bir
anlığına.
Şiddet herkes için ve
tüm tarih sürecinde daima vardı ve neyazık ki
insanlık tarihi boyuncada varlığını devam ettirecek.
Şiddeti ne sinema varetti nede televizyon
yaygınlaştırdı. İnsanlık tarihi resmi olarak bir nebze gayri resmi tarih içinse
tamamı ile şiddetle bezenmiştir. İlk şiddet Hz. Adem’in oğlunun işlediği
cinayete dayanır dini inançlarda. Bilimse olaya dair yorumsuz ama kronolojik
olarak kabul etme eğilimindedir. Çünkü insan doğasında olan bir olgudur şiddet
ve insan doğasında olan şiddet doğal olarak insanlık tarihi kadarda eskidir.
Tarihte vardı şiddet ve yine şiddetle yazılacak tarih, sokaklarda vardı şiddet
ve yine olacak, anılarda vardı şiddet ki devamı muhtemel, kimi zaman mağdur
kimi zaman zanlı ama hayatın bir parçasıydı daima şiddet.
Niyetimiz burda şiddeti savunmak değil, onunda hayatın, insanın bir
parçası olduğunu göstermek sadece. Sevgi kadar nefretinde, aşk kadar kininde,
güneş kadar fırtınanında, barış kadar savaşında var
olduğunu belirtmek. Bu noktadan hareketlede misyonu
hayatı yansıtmak olan sinemanın şiddet öğesini de yansıtmasının gayet normal
bir olgu olduğunu vurgulamak istiyorum. Savaş filmleri olacak savaşlar varolduğu sürece, aşk filmleri olacak aşklar varolduğu sürece, bilimkurgu olacak insanlar merak ettiği,
kurguladığı sürece,... ve
filmlerde şiddet öğesi varolacak yaşamımızda şiddet
olduğu sürece. Çünkü sinema bir aynadır insanı yansıtan, ne varsa hayatımızda
odur aynadan yansıyan.
Sorun aslında şiddetin
varlığından ziyade şiddetin veriliş biçiminde. Yapımlarda şiddet özendirici bir
misyon üstlenmemeli. Şiddet kahramanlıkla özdeşleştirilmemeli, en son çıkar
yolun şiddet olduğu ve onunda beraberinde sayısız olumsuzluğu barındırdığı
gizli mesajlarla aktarılmalı izleyiciye. Filmlerde iyi karakterler şiddete magruz kalınca üzüldüğü kadar kötü adamlar şiddete mağruz kalıncada üzülmeli
insanlar. Şiddet var olmalı filmlerde ama olumsuz bir vurgu ile aktarılmalı
izleyiciye. Üzücü olan şiddetin kendisi olmalı, uygulandığı kişiye göre olumlu
veya olumsuz bir özellik almamalı.
Ayrıca televizyon ve
sinemadan etkilenip şiddet uygulayan bir kuşağın varlığından bahsediliyor uzun
bir süredir. Ama asıl sorun burda sinema ve
televizyon kanallarında mı yoksa ilgili yapımlardan etkilinebilecek
kadar boş yetişen kuşaklarda mı? Asıl irdelenmesi gereken toplumsal cinnet
durumu ve sebepleri mi olmalı acaba. ‘İnsanlar neden rol modellerini medyanın
sanal kahramanlarından seçerler’ tartışılması gereken cümle bu olmalı zannımca.
Aslında tüm sorunların dayandığı nokta ile benzerlik teşkil ediyor bu sorunda,
yani eğitim eksikliği sonucunda bilinçsiz yetişen kuşaklar.
Kendine has karakteri
olmayan insanlar özenti bir kişilik sergilemeye mahkumdur.
Genç kuşaklar da bu özenti ihtiyacını en yakın iletişim aracı olan sinema ve
televizyon vasıtası ile karşılıyorlar. Siz televizyon ve sinemayı sansürleseniz
bile bu insanlar iyi eğitilmediği sürece kendilerine başka bir yerdende olsa olumsuz bir rol modeli bulacaklardır. Çözüm
yasaklamak değil bilinçlendirmekten geçiyor, hem izleyicileri hem yapımcıları
bilinçlendirmekten geçiyor.
Amerikada da Avrupada
da şiddet kendine yer bulmuştur sinema ve televizyon yapımlarında ama asla
bizdeki veya gelişmemiş ülkelerdeki kadar sorun teşkil etmemiştir. Çünkü
eğitilmiş bir nesil rol modelini sinema veya televizyondan belirlemez,
eğitilmiş insan kendi şahsına münhasır kişiliğini oluşturur. Daha açık bir
tabir ile sokaklar Polat Alemdarlar, Deli Yürekler,...vb
ile dolmazdı eğer genç kuşaklar daha iyi yetiştirilseydi. Tabi burda tüm suç iyi yetiştirilmemiş özenti kuşaklarda değil,
yukarıda da belirttiğim gibi şiddetin veriliş biçimi de çok önemli. Şiddet bir
kahramanlık öğesi olarak verilmemeli. Şiddet hayatta olduğu gibi sinema ve
televizyonda da var olmalı ama hayatta olduğu gibi daima olumsuz olarak lanse
edilmeli.
Sürekli görünülen tartışılan yapıtlar üzerine gidilirken bazı
gerçeklerde gözardı ediliyor. İnsan karakterinin
büyük bir oranla 0-5 yaş arasında şekillendiği söylenir ve bu yaş düzeyine
hitap eden kitle iletişim ürünü ise çizgi filmlerdir. Hani hepimizin şirin
sıcak neşeli olarak algıladığı veya öyle olması gereken çizgi filmler. Ama hiç
dikkat ettiniz mi Tom ve Jerry’de
uygulanan şiddete, kurtla köpek, kunduz ile kuş, tavşan bugs
bunny ile avcı, .... vb yapımlarda uygulanan şiddete. Bunlar bir de en masum
olarak gördüklerimiz örnekler. Herkesin hemfikir olduğu pokemonlar
gibi yapımları zaten hiç irdelemeye gerek görmüyorum. Hiç bir sinema filminde
olamayacak şiddet öğeleri ile donatılmış çizgi filmler. Kafalar kopuyor, kollar
parçalanıyor, bedenler yanıyor, yüksek uçurumlardan düşülüyor, ağırlıklar altında
eziliniyor,... ve daha neler neler. Ama çizgi
kahramanlara hiç birşey olmuyor, tüm hasarlar anında
düzeliyor, ama insan öyle değil hasarlar anında düzelmiyor ve ne yazıkki çocuklar bunun farkında olamayabiliyorlar. Ama şunuda belirtmek lazım ki katiller bebeklerden yaratılayor. Onların yetişkinlerden daha savunmasız
olduğunu gerçeği de yadsınmamalı.
İnsana dair herşey ve insan için herşey
sinemada olmalıdır. İnsana dair bir kavram olan şiddet sinema var olmalıdır,
ama insan için olumsuzlukları ile negatif bir suje
olarak lanse edilmelidir.
Kronolojik olarak ise Türk
sinemasında şiddetin ilk yansımalarına 40'lı yıllardaki köy filmlerinde
rastlamaktadır.
Giderek bir "şiddet
toplumu" olma yolunda izlediğimiz herkesin yaşantısı içerisinde fark
ettiği bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal bir cinnet tüm
yapılanmalarımız içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Futbol karşılaşmalarında,
aile içi ilişkilerde, TV programlarında, siyasal yaşamda, açık oturumlarda ve
her yerde, herkese dair bir şiddet toplumumuzu sarıp sarmalamış bir durumda.
Tüm hayatımızı sarıp
sarmalayan bu şiddet öğesinin sinemada ki yeri sürekli bir tartışma konusu
olmuştur. Sinema hayatı yansıtan bir ayna olduğuna göre şiddetin de burda yer alması gayet normal diyenlerin yanında, sinemada
gösterilen her görüntünün bir yönlendirmesinin olduğu ve bu görüntülerin bu
kıstas baz alınarak mevcut bir sosyal sorumluluk bağlamında oluşturulması
gerektiğini savunanlar vardır.
Türk sinemasında ki
işkenceye yönelik ilk şiddet eğilimlerine gelince, 1945 yılında Refik Kemal Arduman'la Mümtaz Ener'in yönettiği "Köroğlu"
filmi, konumuzun başlangıcını oluşturabilir. Bir destan özelliği taşıyan
"Köroğlu"nun temel öyküsündeki çıkış noktası bu eğilime açıktır. Ağır
bir işkence sonucu Ali'nin (Köroğlu) babası Deli Yusuf'un gözlerine mil çekilir
Bolu Beyi'nin cellatları tarafından. Bu bilinen efsane
sinema salonlarımıza Türk sinemasındaki ilk işkence sahnesi olarak geçmiştir.
1949 yılında Lütfi Ö. Akad'ın Halide Edip uyarlaması "Vurun Kahpeye"
adlı ünlü filmi, linç olayına dönüşen, dehşet verici bir işkence sahnesini
sergiler. Kurtuluş Savaşı sırasında devrim karşıtı yobazlar, Aliye öğretmeni
yerlerde sürükleyerek, taşlayarak öldürürler. Yalnız burda
dikkat edilmesi gereken ilk örnekte de diğer örnektede
olan öncesinde var olan bazı efsane veya romanların aktardıkları gerçekliklerin
sinema perdesinde yer bulmuş olmasıdır. Yani hayatımızda öncesinde zaten var
olan bir gerçek olumsuz bir kurgu içerisinde izleyiciye aktarılmıştır.
Taşlı işkence olayının bir
başka örneğini 1968 yılında Metin Erksan'ın bir
filminde görürüz. Erksan'ın sinemasında şiddet
genellikle varlığını korumuş bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve bu
şiddet olgusu "tutku"ya dayalıdır. "Kuyu", bu açıdan Erksan'ın en tipik filmlerinden biridir. Köylü Hasan
(Hayati Hamzaoğlu), gönlünü kaptırdığı Fatma'yı (Nil
Göncü) birbiri ardına üç kez kaçırır. Burda ele
alınan bu kaçırmaların zorla, kaba kuvvet kullanarak gerçekleşmiş olmasındadır.
Dağda, nehirde bir köpek gibi sürükleyerek, ağaçlara bağlayarak gerçekleşen bir
kaçırmadır. Bu tek taraflı kara sevda klinik bir sonla noktalanır. Hasan bir
kuyuya indiğinde Fatma, koca koca taşları kafasına
indirir. Bu bir "işkence ödeşmesi"dir köylü Fatma'nın.
Türk sineması bazı
noktalarda Dünya sineması tarihinde bile kolay kolay
görülmesi mümkün olmayan sahnelerle karşımıza çıkmıştır. 1970'te çekilen Yılmaz
Güney'li "Canlı Hedef" adlı filmin bir sahnesinde Asım Mavzer adlı
kabadayıyı oynayan Yılmaz Güney, sorguladığı çete reisinin metresi Melek Görgün'e uyguladığı işkence, kriminoloji tarihine
geçebilecek kadar caniyanedir. Güney, Görgün'ün
cinsel organına canlı bir yılanı sokarak sorgulamasını sürdürür.
Türk sinemasında ki
şiddet ve işkence sahneleri, elbette bu filmlerle sınırlı değildir. Ancak
1945-68 yılları arasında çekilen filmlere baktığımızda, diğerleriyle birçok
açıdan ayrıcalıklar taşıdığını görürüz. Özellikle de ele alınan öykülerin
örgüsüyle bağlantılı bir gerilim içermesine ve temel konularıyla örtüşmesine
karşılık şiddeti sorgulamazlar. Yalnızca yüzyıllardan beri sürüp gelen ve
nedenleri ne olursa olsun "işkence ayıbı"nın dehşetini gözler önüne
sermekle yetinirler.
Şiddet ve işkence,
polisiye, tarihsel ve yerli western filmlerinde seyircinin dikkatini uzun süre
ayakta tutabilme amacına yönelik yapay gerilim sahnelerinden oluşmaktadır.
Aşağı yukarı bu tür işkence görüntüleri birbirinin benzeri ve tekrarıdır.
Örneğin tarihi kahramanlık filmlerinde Cüneyt Arkın’ın
Bizans zindanlarında elleri ayakları zincirlerle bağlanmış işkence sahnelerine
çok rastlanır. Birçok fimdede benzer sahnelere
rastlanmaktadır. Görüntüde değişen yalnızca elleri ayakları iple ya da zincirle
bağlanıp tavana askıya alınmış oyunculardır. Bu oyuncu, bir başka filmde Sevda Ferdağ da olabilir... Elleri bağlanmış kadın veya erkek
gibi sahneler, işkencenin ardından "cinsel taciz görüntüleri"ne dönüşedebilir.
İnsanın insana yaptığı
bu işkencelerin ya da işkence sonucu ölüm olaylarının sinemadaki boyutları ne
kadar caniyane ve dehşet verici olsa da sansür engeline takılmaz. Yeter ki suya
sabuna dokunulmasın, yani şiddet ve işkence siyasallaştırılmasın. Devlet
kurumları ve bu egemen ideolojinin hizmetinde olanlar yeter ki sorgulanıp
eleştirilmesin. Tersi oluştuğunda bağımsız ve işkence olgusunu sorgulayıcı
tavırla ele alan filmlere geçit yoktur. Varolan
dolaylı ya da dolaysız biçimde işlevini sürdüren yasaklardır. Yasak tek taraflı
olmuştur yoğunlukla bu tarafta siyasi egemenliğin söylemine dair oluşmuştur.
Şiddetin özendirici olarak yer alması iktidar için bir sorun teşkil etmemiştir,
iktidarını devam ettirebildiği sürece.
Cumhuriyet Türkiyesi’nin önemli bir dönemi olan 12 Eylül Dönemini yansıtmaktan
çok siyasal nedenlerle hapiste yatmış devrimcilerin öyküleri üzerine kurulu
çalışmalar konusunda Murat Belge "12 Eylül filmi henüz yapılmadı"
der. Ali Özgentürk'e göre de 12 Eylül Filmleri gibi
bir tanımlama "Sentetik bir bakış açısıdır"..
Seksenli yıllarda böyle bir kodlamayla tanımlandığı için "12 Eylül
Filmleri" diye sözetmek zorunda kaldığımız bu
tür filmlerin büyük bir bölümünde işkencenin yer alması bizim konumuz
dahilindedir. İşkence ne yazık ki Türk siyasi tarihininde
önemli bir noktasında kendine yer bulmaktadır. Bu tarihi yansıtan filmlerde de
işkencenin yer alması doğal bir sonuçtur.
1986'da ilk örneğini
gördüğümüz Şerif Gören'in "Sen Türkülerini
Söyle" adlı filminde işkence vardır, ama bu eylemi net biçimde görebilme
olasılığı yoktur. Üstü kapalı bir biçimde, duyumsatılarak verilir. 12 Eylül
öncesi olaylara karışmış Hayri (Kadir İnanır), 7 yıl hapiste yattıktan sonra özgürlüğüne
kavuştuğunda işkenceden geçirildiği eski günleri anımsar. Çığlıkları,
feryatları ve gözleri bağlı görüntüsünü... Sık sık
gelip gider gözlerinin önünden.
Zeki Ökten'in “Ses” adlı
filmide işkenceye dair önemli bir örnek oluşturur. 6
yıl hapiste yatan devrimci gencin işkence nedeniyle bir kolu sakat kalmıştır.
Kim tarafından ve nasıl? Seyirci o işkence sahnesini görememektedir. Ama Ökten
simgesel bir anlatımla, sürekli göndermeler yapar malum işkence sahnesine dair.
Örneğin, sahil kenarında bir balıkçının ahtapotu taşlara
çarpması gibi. İşkenceciler, belki de kolunu taşlara vura vura sakat bırakmışlardır. Genç devrinci,
sesinden tanıyıp işkencecilerden birine benzettiği adamın ellerini ve gözlerini
bağlar. Eski bir Rum kilisesinin avlusunda sorgular. Adam gerçekten işkenceci
midir? Kuşkular netleşmez. Ama net olan birşey
intikam duygusudur.
1987'de Ümit Elçi, Çetin
Altan'dan uyarladığı "Bir Avuç Gökyüzü"nde siyasal içerikli işkenceyi
görüntülediyse de bu fotoğraf, yazık ki seyirciye ulaşamadı. Rüyadaki işkence
sahnesi sansür kurulu tarafından kesilip budanmıştı. Aynı yıl Muammer Özer'in
"Kara Sevdalı Bulut" adlı filmi de yasaklanır ve filmin negatiflerine
işlem gördüğü stüdyodan polis baskısıyla el konulur..
İhbarı yapanlar da stüdyo sahipleridir. Kaldı ki 12 Eylül darbesinin ardından
tutuklanan iki kadına yapılan işkenceyi bu filmde de göremeyiz. Olayı yalnızca
kurbanlardan birini muayene eden doktorun "İşkence görmüş" deyişiyle
öğreniriz, o kadar... Filmin bir sahnesinde ise bir devrimciye polislerin coplarla
saldırdığı görülür.
Memduh Ün, "Batan
Kapılar Kapalıydı"da siyasal nedenlerle işkence
görüp yılgınlık sürecine giren Nil'in (Aslı Altan) öyküsünü anlatır. Filmin bir
sahnesinde genç kadın taşlar üzerinde diz çöktürülmüştür. Çırılçıplak ve
gözleri bağlanmıştır. Kamera bu çıplaklığı Nil'in sırtından görüntüler. Ve
anlarız ki o da işkence görmüştür.
Yusuf Kurçenli'nin 1990'da Rıfat Ilgaz'dan uyarladığı
"Karartma Geceleri" de siyasal içerikli bir film. Ama Kurçenli 80'li yılları değil, daha önceki bir dönemi, Rıfat
Ilgaz'ın gerçek yaşamından bir bölümü anlatıyor. 1940'lı yılları... Yazdığı bir
kitabı nedeniyle başı derde girip polisce aranan
filmin kahramanı aydın öğretmen Mustafa Ural (Tarık Akan) kimdir? “Karartma
Geceleri'nin kaçak öğretmeni Mustafa Ural benim. Bu roman ve bu film benim 1944
yılında 2 buçuk ay süreyle kaçışımın öyküsüdür" der Rıfat Ilgaz. Bu
kaçışın sonucunda tutuklanır solcu öğretmen. Ve "kaçak solcular"ın
korkulu rüyası ünlü Sansaryan Han'da işkenceden
geçirilir. Sansürcüler yine devrededir. Ama bu kez işkence, çığlıklarla veya
diyaloglarla geçiştirilerek değil de, öncekilerden daha farklı biçimiyle
sergilenir "Karartma Geceleri"nde. İşkence eyleminin simgesi olan
"göz bağı"yla sımsıkı kapatılmıştır "kurban"ın gözleri. Ve
çırılçıplaktır. Çıplak bedenine kovalarla buz gibi soğuk sular dökülür.
Kurçenli'nin işkenceyi, şiddet
öğelerine fazla yaslanmadan soğuk bir duş sahnesiyle göstermesine karşılık,
siyasal suçluların öykülerinde yine de bu sınırlar istenildiği gibi
aşılamayacaktır. Sansür baskısı korkusuyla. İşte
1994'te Artun Yeres'in İnci
Aral uyarlaması "Buluşma"da işkence
varsayımı "Karartma Geceleri"nden önce çekilen diğer örneklerdeki
gibi "laf"da kalacaktır. Oysa,
siyasal bir çatışma sonucu ayağından vurulan devrimci genç (Aytaç Arman),
geçtiği ağır işkenceden erkekliğini kaybederek çıkmıştır.
1995-98 arası, siyasal
içerikli ya da kahramanı "işkence kurbanı" olan tiplemeler pek yer
almaz Türk sinemasında. Şiddet ve işkence olgusu suya sabuna dokunmayan,
fincancı katırlarını ürkütmeyen konular içinde sürüp gidecektir. Sinan Çetin'in
tümüyle cinsel şiddete dayalı, bol güzel kadınlı bir o kadar da uçuk-kaçık maço
erkek tiplerinin doluştuğu "Bay E" adlı filminde ne işkencelere tanık
olmayız ki? Hele, Cansu Akbel'in işkenceyle dilinin
kesildiği sahne. "Bay E"de olduğu gibi bir
"cani tipleri galerisi"ni oluşturan Umur Turagay'ın
"Karışık Pizza"sında sandalyeye bağlı pizza dağıtıcısı gariban gence
(Olgun Şimşek) yönelik işkence, film boyunca sürer. İrfan Tözüm'ün
"Mum Kokulu Kadınlar"ında, Erden Kıral'ın "Avcı"sında ve
Serdar Akar'ın "Gemide"sinde sergilenen
şiddet türleri ise cinsellikle endekslidir.
Mustafa Altıoklar'ın "Ağır Roman"ı, siyasal bir film
olmamakla beraber, polis işkencesini ilk kez dolaysız biçimiyle göstermektedir.
Dilinin çözülüp konuşması için Berber Ali'ye (Savaş Dinçel)
uygulanan işkence önemli bir örnek teşkil eder Türk sinemasında işkence
sahneleri için. Ama "işkenceci polis tipleri"nin en acımasız
biçimiyle ve de film boyunca yer aldığı film, İsmail Güneş'ten geliyor. "İnsanlık
ayıbı işkence"nin her türü yer almaktadır "Gülün Bittiği Yer"de.
Erkeklik organına iliştirilen elektrik teli, tazyikli su, Filistin askısı,
falakadan şişmiş ayaklarla tuz üzerinde yürütme gibi. Tüm bu işkence dehşet
verici boyutlarıyla sürüp giderken, işkenceci polisler, birbirleriyle
şakalaşacak ve kabak çekirdeği yiyecek kadar rahatlar... Kurbanları ise, ağır
işkence sonucu erkekliğinin örselenmesi utancıyla sevgilisine dönemeyen bir
genç (Tolga Tibet)... Uzadıkça uzayan tren bölümleri ve işkence sahnelerinin
tekrarlarıyla oluşan bazı aksaklıklar bir yana bırakılırsa "şiddeti ve
işkenceyi sorgulaması" açısından elbette ki cesur bir film sonuçta.
Yıllarca vuran kıran karate yapan polis rollerinde izlediğimiz Cüneyt Arkın'ın, gözaltındaki oğlunu kaybeden bir savcıyı, acılı
bir babayı oynaması da filmin ilginç yanı.
"Gülün Bittiği
Yer"i iyi ki Alan Parker gibi yabancı bir
yönetmen çekmemiş. Yoksa "kıyamet" koparılırdı milliyetçi duygularla.
"Yeni bir Geceyarısı Ekspresi" diyerek...
Yine de işkenceyi "acıtıcı" bir tavırla bir Türk yönetmeninin
sergilemesinden rahatsız olanlar yok değil.
12 Eylül 1980 ihtitali
sırasında bir ailenin yaşadıklarını konu alan ve Mehmet Ali Alabora ile Sibel Kekilli'nin başrol oynadığı 'Eve Dönüş' filmi günümüz
sinemasında şiddet ve işkencenin en fazla yer aldığı yapıtlar arasında yer
almaktadır. 12 Eylül Dönemi işkencelerini cesurca sergileyen bir filmdir. Lakin
işkence burda kahraman eli ile meşrulaşmadığı için
olumsuz bir özellikle lanse edilmekte ve şiddet özendirilmemektedir. Olması
gerekende bu tarz bir sunumdur.
Şiddet
Türk sinemasında da toplumumuzda olduğu gibi yerini almaktadır. Burda tartışılması gereken şiddetin varlığı değil
içeriğidir. Şiddet özendirici bir nitelikte aktarılıyorsa kesinlikle
engellenmesi gereken bir unsurdur, ama şiddet gösterilirken kişide tam tersi
bir etki uyandırıyorsa orda ki şiddetin varlığı olumsuz değil olumlu bir işleve
hizmet etmektedir.