8. TÜRK
SİNEMASINDA VURDULU KIRDILI FİLMLER BAKIŞIYLA; AKSİYON
Batı sinemasındaki
türlerin tıpatıp benzerlerini Yeşilçam sinemasında da bulmak, ayırt etmek,
belli türler söz konusu olduğunda biraz güçtür. Özellikle söz konusu olan aksiyonsa
bu türü türk sinemasında birebir yakalamak son derece zordur. Ayrıca aksiyonun
başlıbaşına bir tür mü, yoksa değişik türler içinde varolan bir tarz mı olduğu
zaten tartışmalı bir durum olduğu için
bu durumu daha da güçleştirmektedir.
Örneğin Yeşilçam'da
kuşkusuz "polisiye" olarak adlandırılan bir tür vardır ama bu
polisiye filmler her zaman silahlı çatışma, kavga-dövüş gibi aksiyon sahneleri
pek içermeyebilirler ya da bambaşka filmler böylesi sahneleri bolca
içerebilirler. Yine de halk arasında "vurdulu kırdılı filmler" olarak
nitelenen filmlerin haritasını kabaca çıkarmak mümkün.
Türk sinemasının ilk
polisiye filmini, tiyatro dışından gelen ilk "sinemacı yönetmen"
olarak kabul edilen Faruk Kenç, 1940 yılında çeker. "Yılmaz Ali" adlı bu
filmde bir kaçakçı şebekesinin peşine düşen bir polis hafiyesiyle gazeteci bir
kızın öyküsünün anlatıldığı kaydediliyor. Tiyatro kökenli olmayan yönetmenlerin
1940'lı yıllarda sinemaya ağırlıklarını koymaları ve 1950'li yılların
başlarından itibaren hareketli kameraların kullanılmaya başlaması aksiyon
sinemasının önündeki engelleri ortadan kaldıran gelişmelerdir. Lütfi Akad'ın
1952'de çektiği "Kanun Namına" pek çok açıdan dönüm
noktasıdır Türk sinemasının. Kuşkusuz "Kanun Namına" esas olarak bir
dram filmidir ancak Batı'daki aksiyon filmlerinden aşina olduğumuz silahlı
çatışma, kavga, takip sahneleri bu filmde bolca kullanılır. Film, bir silahlı
çatışma sahnesiyle açılır. Polis, yaralı durumdaki bir adamı (Ayhan Işık) bir
tamirci atölyesinde kıstırmıştır. Karşılıklı olarak ateş açılmaktadır. Derken
polis, "kanun namına" teslim olması çağrısını yapar başkahramana ve
filmin finaline kadar sürecek flashback başlar. Filmin sonuna doğru uzunca bir
kovalamaca sahnesi gerçekleşir, polis Ayhan Işık'ı kovalar, ta ki atölyede
kıstırılıncaya kadar. Hareketli kamera sayesinde, hareketli sahnelerin önemli
yer tuttuğu filmler birbirini izler. Giovanni Scognamillo, 2. Dünya Savaşı
yıllarında geçen casusluk filmi "Ankara
Ekspresi" (Aydın Arakon, 1952),
Cingöz Recai adlı kahramanın bir uyuşturucu çetesiyle mücadelesini konu alan
"Beyaz Cehennem" (Metin Erksan, 1952) ve katil olup bir çiftliğe
sığınan bir gencin öyküsünün anlatıldığı "Kaçak" (Şadan Kamil, 1954) filmlerinde hareketin
"konudan, olay zincirlemesinden" gelmediğini, hareketin "salt
hareket olarak" varolduğunu kaydediyor.
1960'lı yıllarda artık
Yeşilçam vardır. Yeşilçam bol miktarda "vurdulu kırdılı filmler"
üretmeye başlar. Vurdulu kırdılı filmlerin ilk büyük yıldızı "Çirkin
Kral" Yılmaz Güney'dir. Yılmaz Güney, sinemaya Atıf Yılmaz'ın yanında
"iyi filmlerle" başlamıştır. 1961'de eski bir öyküsünde komünizm
propagandası yapmaktan 1.5 yıl hapis ve 6 ay sürgün
cezasına çarptırılır. Hapis ve sürgün yıllarında "kanundışı"
insanlarla içli dışlı olur, onların dünyasını içeriden tanıma olanağına
kavuşur, hatta onların yaşam tarzının alışkanlıkları ona da nüfuz eder. İşte
Yılmaz Güney, cezasını tamamlayıp sinemaya döndükten sonra o dünyayı
yansıtmaya, o insanları canlandırmaya başlar. Yılmaz Güney'in filmlerine
İstanbul sinemaları (ve eleştirmenleri) rağbet göstermezler ama bu filmler
"taşrada" yeri yerinden oynatır. Savaş Arslan'ın ifadesiyle
"Ayhan Işık kentsoylu kralı oynadı çokluk. Oysa Güney'in krallığı
başkaydı. O merkezin değil çevrenin kralı olmuştu." Çirkin Kral
filmlerinde özellikle bol miktarda kavga dövüş yer alır. Yılmaz Güney, sonraki
dönemin Cüneyt Arkın'ı gibi karate özentisi tarzda kavga etmez, yumruk yumruğa,
boğaz boğaza, tekme tokat dövüşür. Ama Çirkin Kral filmlerinde yalnızca
yumruklar konuşmaz, silahlar da konuşur. Örneğin bir firarinin intikam
öyküsünün anlatıldığı "Kan Su Gibi Akacak"ın (Mehmet Aslan, 1969)
finalinde bir kumsalda devrilmiş ve kurumuş ağaç kütükleri siper alınarak
yabancı aksiyon filmlerini aratmayacak bir silahlı çatışma yaşanır. Yılmaz Güney,
1970'li yılların başından itibaren "ciddi" filmlere yönelir, halkına
şimdiye kadar yeterince iyi filmler sunamadığı için özeleştiri yapar. Güney,
Çirkin Kral tarzını sinemada bırakır ama gerçek yaşamı filmlerini aratmaz,
cinayetler, hapisler, firarlar beyazperdede değil gerçek yaşamında sürer.
1972'de Melih Gülgen'in
yönettiği ve başrolde sinemaya figüran olarak başlamış dökümcü ustası Behçet
Nacar'ın oynadığı "Parçala Behçet" yeni bir furya başlatır. Gerçi
Yılmaz Güney'in Hülya Koçyiğit'le seviştiği "Yiğit Yaralı Olur"
(Ertem Göreç, 1966) gibi bazı Yılmaz Güney filmlerinde de erotizm vardır ama
Behçet filmleri "açık saçık" filmlerdir farklı olarak. Behçet
filmlerinin bir diğer farkı da şiddet düzeyinin yüksek olmasıdır. Çirkin Kral
filmlerinde alttan alta hissedilen içtenlik, insancıllık, sıcaklıktan da eser
yoktur bu filmlerde. Cihangir Gaffari ve Yılmaz Köksal dönemin diğer vurdulu
kırdılı film çeviren yıldızlarıdır.
Ama eğer Türkiye'de
aksiyon filmlerinden söz edilecekse ilk akla gelen isim kuşkusuz Cüneyt Arkın'dır.
Çirkin Kral filmleri "eski" filmlerdir, yerli film gösterme konusunda
birbirleriyle yarışan özel televizyon kanallarında pek boy göstermezler, göze
hoş gözüken eski illüstrasyonların kapakta kullanıldığı ama son derece kötü
kayıt kalitesindeki kopyaları, meraklıları için video raflarında bulunabilir
yalnızca. Ne yazık ki Behçet filmleri için bu bile söz konusu değildir. Her
hafta, bazen hergün birkaç tane filminin gündüz saatlerinde küçük beyaz
ekrandan evlerimize girdiği Cüneyt Arkın ise tam bir kült oyuncu olmuştur.
Sinemaya jön olarak
başlayan Cüneyt Arkın, 1960'lı yılların ikinci yarısında Malkoçoğlu, 1970'li
yılların ilk yarısında Kara Murat olarak ata biner, kılıç kuşanır. 1970'li
yılların ortalarından itibaren ise attan iner ama eşeğe de binmez. 1975'te
Melih Gülgen'in yönettiği ve Cüneyt Arkın'ın, filme adını veren polis
kahramanını oynadığı Cemil oldukça yankı yapar. Cemil, Clint Eastwood'un
canlandırdığı Dirty Harry tiplemesine benzer şekilde, amirleriyle arası iyi
olmayan, görevini kendi koyduğu kurallara göre yapan bir polistir. Yargısız
infaz yapmaktan çekinmez, filmin sonlarına doğru kıstırdığı kötü adamı, üzerine
vinçle ağır kasalar indirip ezer. Ama o aslında basit bir maşadır ve finalde
asıl büyük patron, Cemil'i, oğluna Doğan Avcıoğlu'nun Milli Mücadele Tarihi
kitabını verirken kurşunlatır. Cemil'in kendine özgü bir siyasi kimliği vardır.
Amerikan karşıtıdır, bunu da Amerikan sigarası ikram edildiğinde
"pöh" diye reddedip cebinden yerli sigara çıkararak belli eder.
Arkadaşlarına sürekli Kurtuluş Savaşı'ndan kahramanlık öyküleri anlatmak ister,
oğluna bugünkü pek çok ülkenin "eskiden nasıl bizim basit birer
ilimiz" olduğunu anlatır. Hemen ertesi yıl çekilen "Cemil
Dönüyor"da ise ülkeyi Amerikalılara satan patron ve politikacılara karşı devrimci
gençlerle gerilimli bir işbirliği içinde bulur kendini; gençlere tahriklere
kapılmamalarını, yanlış yoldan dönmelerini vaaz eder, gençler de ona karşı
önyargılı olmama noktasına gelirler. Bu filmin müziği Cahit Berkay'a aittir ve
jenerikte "Ceee-mil, Cee-mil/O, senin bildiğin erkeklerden değil"
sözlerinin yer aldığı bir şarkı çalınır. Cüneyt Arkın, Cemil filmlerinden sonra
bazen polis, bazen kiralık katil de olsa sürekli sonunda iyiler için kendini
feda eden kahramanları canlandırdı. Örneğin "Satılmış Adam"da (Remzi
Jöntürk, 1977) ailelerine karşı gelip birlikte olan genç bir çifti yakalayıp
teslim edecekken Perihan Savaş'ın "Sen satılmış bir adamsın... Satılmış
adam! Satılmış adam!" sözlerine dayanamayarak son anda vicdanının sesine
kulak verip taraf değiştirdi. Kumsalda yaşanan ve Batı'daki değme aksiyon
filmlerini aratmayan bir silahlı çatışmanın ardından tekneyle denize açılıp
kurtulan gençleri denizkıyısında makinalı tüfeğini havaya kaldırarak selamladı
(gerçekten de son derece stilize bir görüntü) ve aldığı ölümcül yaralar
nedeniyle oracıkta kaya gibi devrildi. "İnsanları Seveceksin"de
(Melih Gülgen, 1978) ise aslında öz kardeşi olan ama bunu bilmeyen bir savcıyı
öldürmekle görevlendirilince mafyaya karşı tek başına savaş açtı. Filmin
finalinde, bir mafya elemanı ani bir hareketle bir polis memurunun elindeki
makinalı tüfeği kapıp savcıya ateş açınca Cüneyt Arkın kendini kurşunların
önüne atıp gövdesini savcı kardeşine siper etti. Savcı, Cüneyt Arkın kollarında
son nefesini verirken onun aslında öz kardeşi olduğunu fark etti.
Yeşilçam bahsini kapatıp
günümüz Türkiye sinemasına gelmeden önce Türkiye'de çekilen çok sayıda ortak
yapım aksiyon filminden söz etmek gerekiyor. 1972 tarihli (ve her nedense Agah Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü'ne kaydedilmeyen)
"Babanın Arkadaşları"nda Ayhan Işık başrolü genellikle İtalyan
filmlerinde oynayan Amerikalı bir aktör olan Richard Harrison'la paylaşıyordu.
Frank Agrama'nın yönettiği film, "L'Amico del Padrino" (Babanın
Arkadaşları) adıyla İtalya'da gösterime girdi, yıllar sonra ABD'de
"Revenge Of The Godfather" (Babanın İntikamı) adıyla video piyasasına
da sürülecekti. "Revenge Of The Godfather"ın jeneriğinde "Ian
Flynn" ismi Ayhan Işık'ın takma adı olarak kullanılıyor. Filmin konusu
kısaca şöyle: Mafya adına çalışan bir katil olan Richard, Türkiye'de eski bir
arkadaşı (Ayhan Işık) ile rastlaşır. Aslında o da mafya adına çalışmaktadır ama
iki eski arkadaşın patronları, rakip mafya babalarıdır. Filmin
Türkçe ve İngilizce versiyonlarının kurgusu oldukça farklı. Öncelikle
"Revenge Of The Godfather"daki "softcore" seks sahneleri
Türkçe versiyonunda yok. Hatta "Revenge Of The Godfather"da Ayhan
Işık'ın da yer aldığı bir sevişme sahnesi var. Ancak 2 dakikadan biraz daha
uzun süren bu sahnenin tam boy çıplaklık içeren bazı karelerinde Ayhan Işık'ın
mı oynadığını yoksa dublör mü kullanıldığını anlamak zor. Seks sahnelerinin
Türkçe versiyonda yer almamasının haklı ya da haksız gerekçesini anlamak
olanaklı ama her nedense filme heyecan katan bazı aksiyon sahneleri de "Babanın
Arkadaşları"ndan çıkartılmış. Filmin sonlarına doğru kumsaldaki bir
silahlı çatışmadan sonra Richard ve sevgilisi (Erica Blanck) bir tekneye binip
kaçıyorlar. Türk kızı Leyla'nın (Krista Nell) da kahramanlarımızın teknesine
gizlenmiş olduğunu görüyoruz. Arkalarından da makinalı tüfekli adamların yer
aldığı ikinci bir tekne geliyor. Ancak Türkçe versiyonda sahne burada
kesiliyor. "Revenge Of The Godfather"da diğer tekneden ateş açılıyor.
Leyla vurulyor ve sonra ölüyor. "Babanın Arkadaşları"nda ise en son
teknede gizlenmiş olarak gördüğümüz Leyla'yı bir daha ne görüyoruz ne de ondan
söz ediliyor. Belki de Türk yapımcılar bir Türk kızının ölmesini içlerine
sindirememişlerdir, kim bilir... "Revenge Of The Godfather"ın
başlarında Ayhan Işık'ın su kayağı yapan bir adamı vurarak öldürdüğü sahne de
Türkçe versiyonda neredeyse yok. Bu sahne "Babanın Arkadaşları"nın
ortalarında kısmen yer alıyor, denizde bir adam su kayağı yaparken Ayhan
Işık'ın elinde tüfekle kayalıklarda dolaştığını görüyoruz o kadar. Türk
yapımcılar bu kez de Yeşilçam'ın Kralı Ayhan Işık'ın canlandırdığı karakterin
soğukkanlılıkla cinayet işlemesini içlerine sindirememiş olabilirler.
Harrison, Türkiye'ye yeniden, üstelik iki kez
daha gelecekti. 1974'te Yeşilçam'ın düşük bütçeli sinemacılarından İrfan
Atasoy'la birlikte gerçekleştireceği bir dizi ortak yapım için beraberinde yine
çok-uluslu bir ekip getirdi. Ancak bu ortak-yapımların bazılarını Yılmaz
Atadeniz gibi Yeşilçam yönetmenleri çektiler. Bu filmler, (tabii ki Türklerin
adları jeneriklerde yer almadan!) İtalya'da gösterime girdi, hatta belki ABD'ye
bile ithal edildiler çünkü en azından bir tanesinin İngilizce dublajlı bir
videosu bulunuyor, üstelik Venezuella'da İspanyolca altyazılı olarak piyasaya
sürülmüş bir videosu!.. Atadeniz'in yönettiği "Dört
Hergele"nin bu videosunda yönetmen olarak "Jerry Mason" adı
geçiyor. İşin daha da inanılmaz boyutu bu İngilizce dublajlı film, ayrıca
gerisin geriye Türkçe'ye dublajlanarak Avrupa'daki Türk işçiler için "Can
Arkadaşlar" adıyla piyasaya sürülmüş, üstelik jenerikte yönetmen olarak
"Jerry Mason" adı muhafaza edilmiş... Filmin en ilginç sahnesinde
kötü adamlar İrfan Atasoy'u dövdükten sonra ellerinden ve ayaklarından tavana
asıyorlar ve Atasoy tepede suratından, ellerinden kan damlar halde aşağıda
olanları izlemek zorunda kalırken oğlunu döve döve öldürüyor ve sevgilisinin
ırzına geçiyorlar.
Türkiye'de bir zamanlar
video piyasasına "Para Avcıları" adıyla sürülen film de aslında
İtalyan oyuncularla Türkiye'de çekilen, Turgut Demirağ yapımı "Domatesler,
Silahlar"ın (1975) İngilizce versiyonun Türkçe dublajlı hali!.. Bu film, bir aksiyon-komedisi
niteliğinde. Guido Zurli'nin yönettiği ve Kadir İnanır'ın başrolde
olduğu "Hedef" (1978) oldukça eli yüzü düzgün bir aksiyon. Richard
Harrison'un başrolü Müjde Ar'la birlikte paylaştığı "Şahit" (Vural
Pakel, 1978) ise vasat bile sayılamayacak bir aksiyon filmi. İtalyan istismar
sinemacısı Sergio Bergonzelli bu filme seks sahneleri içeren
"parçalar" ekleyerek İtalya'da "
1980'lerin ortalarından
itibaren eski Yeşilçam'ın iyice tarihe karışmasıyla birlikte Türkiye'de aksiyon
filmleri çevrilmez oldu. "Eşkıya"nın finalinde esaslı aksiyon
sahneleri yer almasına (ve gösterime girdiği İngiltere'de "Turkish action
movie" olarak takdim edilmesine) karşın bu film esas itibariyle bir
aksiyon filmi değil. Yeni kuşak sinemacılardan yalnızca Umur Turagay,
"Karışık Pizza" ile aksiyon filmi sayılabilecek bir filme imza attı.
Üç aşağı beş yukarı aynı düzeydeki Amerikan filmlerinde en azından "boş
ama hoş film", "önemsiz ama vakit geçirten bir film" vb.
diyebilenler ise bu filme en ufak bir hoşgörü kırıntısı göstermediler. Herhalde
aksiyon filmleri Amerikalılar tarafından yapıldığında kerhen kabul edilebilir
ama yerli sinemacılar böyle tür/janr filmlerine bir daha kesinlikle bulaşmamalılar
diye düşünülüyor olsa gerek.