Aynı konuyu, özellikle de çok bilinen bir edebiyat ürününü, bir oyunu, ikinci ya da üçüncü kez beyazperdeye uyarlamanın çeşitli sakıncaları vardır. Sinema sanatının en tehlikeli ilişkilerinden biridir, bu yeni çevirimler. Uluslararası sinema dilinde "remake" adı verilen bu "yeni çevirim"lerin teknik düzeyleri, anlatım başarıları ve yorumları öncekilerinden ne kadar farklı bir çizgide gelişse de ilk versiyonlarıyla karşılaştırdığımızda bir "düş kırıklığı"na uğrar gibi oluruz. Yıllar önce izlediğimiz, baştacı ettiğimiz filmin tadını, bu ikinci çeviriminde bulamayız nedense... Sanki büyü birden bozulmuştur. "Eski" ile "yeni" arasında değişen, arayı açan çelişkiler nedir? Giderek yaşlanan bir kuşağın değişmeyen o kemikleşmiş değer yargıları mıdır? Yoksa aşırı duygusallığın getirdiği nostaljik takıntılar mı?..
Sorular, sorular...
Türk sinemasındaki "yeni çevirim"lerin belli başlı örneklerine geçtiğimizde, elbette bu soruların yanıtları da beraberinde gelecektir.
"LEBLEBİCİ HORHOR"DAN "SÜRTÜK" FİLMİNE
Tarihsel bir çizgi
izlediğimizde, konumuzun ilk denemesi olarak, 1923 ve 1934 yıllarında iki
kez çekilmiş "Leblebici Horhor Ağa" adlı operet filmini görürüz. Tekfor
Nalyan-Dikran Cuhacıyan ikilisinin bir oyunundan uyarlanan her iki
denemenin yönetmeni de Muhsin Ertuğrul'dur. Aslına bakarsanız "Leblebici
Horhor Ağa", Ertuğrul'dan çok daha önce, yani 1916'da bir Türk filmi
olarak Sigmund Weinberg tarafından çekilmeye başlanmışsa da başrol
oyuncularından birinin ölmesi sonucu yarım kalmıştır.
Ertuğrul'un 9 yıl arayla iki kez yönettiği "Leblebici Horhor Ağa"larına gelince, aralarında bir tercih yapmak oldukça zor olacaktır. "İlk operet filmi denemesi" olmanın dışında bir özellik taşımadığı ve de her iki çevirimin nitelikleri açısından net bir şey hatırlayamadığımız için yorum yapma hakkına da sahip değiliz. Ama Ertuğrul'un 1932'de Ertem Eğilmez'in de 1966 yılında çektikleri "Bir Millet Uyanıyor"a gelince iş değişir.
Evet, Ertuğrul mu, Eğilmez mi?
Ya da hangi "Bir Millet Uyanıyor"?..
İkinci çeviriminden 34 yıl önceki ilkel sinema tekniğiyle uyarlanmış olsa da Ertuğrul'un "Bir Millet Uyanıyor"u doğal mekanlarıyla ve kurtuluş savaşının coşku dolu izleri taşıyan bir dönemde çekilmesi nedeniyle çok özel bir yeri vardır Türk sinemasında. Kaldı ki bu dönemin "tek yönetmen"in Ertuğrul'un da en iyi filmlerinden biri sayılır. Ve özellikle de Yahya Kaptan rolündeki Atıf Kaptan'ın ölüm sahnesi, seyircinin unutamadığı görüntülerdir. Ulusal etkinliği ve tarihsel misyonuyla, Eğilmez'in "ikinci çevirim"i karşısında ister istemez ağırlığını koruyacaktır. 34 yıl sonra "Bir Millet Uyanıyor", sinema dili olarak aşılsa da...
"Pigmalyon" uyarlaması "Sürtük" de, Türk sinemasının aynı isimle 3 kez çekilen filmlerinden biridir. 1942'de, 1965'te ve 1970'te... Hadi diyelim ki Adolf Körner'in "ilk çevirim"ini hatırlayamıyoruz. Depo yangınlarında mı kül oldu, negatifleri kiloyla gümüşçülere mi satıldı, bilemiyoruz. Ama diğer çevirimlerini defalarca izledik, biliyoruz... "Sürtük" filminin en ilginç yanı, Ertem Eğilmez'in 5 yıl arayla aynı konuyu bıkmadan iki kez çekmesidir. İlkinde Türkan Şoray oynar, ikincisinde Hülya Koçyiğit.
Şimdi, konumuzun ana noktasını oluşturan soruyu sıcağı sıcağına "sorma zamanı"dır: "Ertem Eğilmez, aynı konunun ikinci çevirimiyle, birincisini aşabilmiş midir?" Aradan bir beş yıl geçmesine ve bu süre içinde Eğilmez'in mesleğinde daha bir ustalaşmasına karşılık, bu sorunun yanıtı "hayır" olacaktır. Hem sinematografik, yani anlatım düzeyi açısından, hem de "gişe hasılatı" olarak ilk denemeyi geçemez. Bu "gerileme"nin nedenleri vardır ve aynı filmi iki kez çekmenin tehlikeleri de ortadadır.
Şöyle ki: İlkinde filmin başındaki (ilk on dakika) akıcı anlatım sizi konunun içine alır. Türkan Şoray da sıcaklığıyla "Sürtük" tiplemesine oturunca, oyuncuyla seyirci arasında iletişim kurulmuştur. Seyirci "Sürtük"te izlediği Türkan Şoray'a koşullandığından aynı konunun ikinci versiyonunda bir başka oyuncuyu, ne kadar başarılı olsa da kabullenmesi gerçekten zordur. Bu sakıncalar nedeniyle Hülya Koçyiğit'li "Sürtük" filminin, gişe hasılatı ve anlatım düzeyi açısından aynı başarıyı yakalayamaması doğaldır. Ayrıca "çok özel bir nokta"nın da altını çizmek gerekir. Ünlü yönetmenin Türkan Şoray'a "yangın" olduğu dönemlerde üzerine yatırım yaptığı düşünülürse, iki "Sürtük" filmi arasındaki düzey farklılıklarıyla birlikte, işin bir başka boyutu da ortaya çıkar. Ve Eğilmez, Şoraylı filmin etkinliği konusunda şu açıklamayı yapar: "Bu film görülmemiş ölçüde iş yaptı. Ve o büyük işten sonra haftada bir yenisi yapıldı."
Ertem Eğilmez de beş yıl sonra yaptı, ama olmadı...
İKİ ÇOBAN ALİ TİPLEMESİ YILMAZ GÜNEY VE BERHAN
ŞİMŞEK
"Sürtük" örneğinde sözünü ettiğimiz "seyircinin koşullanma
olayı", yeni çevirimler karşısında en büyük tehlikelerden birini
oluşturmaktadır. Hele defalarca çekilen aynı konuların ilk versiyonları,
bir yönetmenin ya da bir oyuncunun aşamaya geçtiği, "tırmanış filmleri"
ise?.. Memduh Ün-Muhterem Nur birlikteliğinin "Üç Arkadaş" ve Lütfi Ö.
Akad-Yılmaz Güney ikilisinin "Kızılırmak-Karakoyun" filmleri gibi...
1946'da Muhsin Ertuğrul'un yönettiği ilk versiyonu bir yana Lütfi Ö. Akad'ın 1967'deki Nazım Hikmet uyarlaması "Kızılırmak"ta Yılmaz Güney gibi halkın bağrına bastığı efsane boyutlarındaki bir aktör, Çoban Ali tipini oynamışsa, bir üçüncüsünün 1993'te Berhan Şimşek'le tekrarlanması her açıdan hatalı ve zamansız bir uygulamadır. Aynı gerekçeler "üçüncü çevirim"in yönetmeni Şahin Gök için de geçerlidir. Sonuç ne olmuştur? Bu yeni çevirim seyirciden beklenen ilgiyi görmemiş, yapımcısı Cahit Gürpınar da iflas etmiştir.
Memduh Ün'ün 1971'de ikinci kez çevirdiği "Üç Arkadaş"la da durum değişmez. Bu yeni çevirim, 1958 yapımı "Üç Arkadaş"ın düzeyini aşamamıştır. 13 yıl sonra çekilen bu yenisinde şiirsel anlatımı, duyarlılığı, sevecen insan ilişkilerini içinizde hissedebilmeniz mümkün değildir. İşportacı kör kız rolündeki Muhterem Nur başta olmak üzere Fikret Hakan'ın, Semih Sezerli'nin ve Salih Tozan'ın içtenlikli oyunlarıyla da öne çıkan bir sinema klasiği olmuştur "Üç Arkadaş". Ve yerli film seyircisi Muhterem Nur'u da özellikle bu filmdeki rolüyle sevmiştir.
"Üç Arkadaş", konumuz açısından önem taşıyan ilginç bir örnektir. Sinema tarihinin klasikleri arasında yerini alan bir filmin ikinci çevirimiyle karşılaştırıldığında, bu örneklemede görüldüğü gibi aradaki farklılıkları, tüm iniş ve çıkışlarıyla gözler önüne sermektedir.
PEMBE EDEBİYAT UYARLAMALARI VE ÜÇ KEZ "VURUN KAHPEYE"...
Bu
arada pembe edebiyat uyarlamaları da yeni çevirimleriyle Türk sinema
tarihinde zengin bir toplam oluşturur. Özellikle de Kerime Nadir, Esat
Mahmut Karakurt, Muazzez Tahsin Berkant üçlüsünün romanları ağırlıktadır.
Bu tür çok okunan popülist edebiyat ürünlerine karşı "ikinci çevirim
eğilimleri" 1965 yılında başlar, 1984'te ise Esat Mahmut Karakurt'un
"Sokaktan Gelen Kadın" (Orhan Aksoy) ve "Ömrümün Tek Gecesi" (Osman F.
Seden) romanlarıyla da bir dönem kapanır.
Bu dönem içinde aynı romanları ayrı ayrı değişik yönetmenler beyazperdeye uyarlarken Ertem Eğilmez, "Sürtük" örneğinde olduğu gibi "Senede Bir Gün"ü kimseye bırakmaz. Bu takıntısından kurtulamadığı için ikincisini de yine kendi yönetir. "Bir Dağ Masalı" da aynı takıntılar sonucu, Turgut Demirağ tarafından iki kez çekilmiş filmlerden biridir. "Seven Ne Yapmaz?", "Dudaktan Kalbe", "Son Gece", "Allahaısmarladık", "Hıçkırık", "Vahşi Bir Kız Sevdim", "Dağları Bekleyen Kız", "İlk ve Son", "Kadın Severse", "Bir Şoförün Gizli Defteri" ve "Samanyolu" ise, ayrı yönetmenler tarafından yeni çevirimleri yapılmış pembe edebiyat uyarlamalarının diğer örnekleridir. İçlerinde daha çok "Hıçkırık" ve "Samanyolu"nun "ilk çevirimler"i, 1950-60 döneminin seyirci beğenisi açısından birer belge özelliği taşırlar. Özellikle de Nevzat Pesen'in Kerime Nadir'den uyarladığı 1959'daki "Samanyolu" oyuncu Göksel Arsoy'u yıldızlaştırdığı gibi Belgin Doruk'la da bir "sinema çifti" yaratmıştır. 1967'de Orhan Aksoy'un renkli olarak uyarladığı Hülya Koçyiğit'li ikinci çevirimi, Pesen'in siyah-beyaz filmi karşısında aynı etkinliği sağladığı söylenemez.
1949'da Lütfi Ö. Akad, 1964'te Orhan Aksoy ve 1973'te ise Halit Refiğ tarafında çekilen Halide Edip Adıvar uyarlaması "Vurun Kahpeye" konusundaki durum nedir? Her filmin gösterim sırasındaki eleştiri başlıklarına baktığımızda çeşitli görüşler ortaya çıkar. Örneğin Prof. Dr. Alim Şerif Onaran'a göre "Aksoy, üç çevirim içinde en başarılısını gerçekleştirmiştir". Dönemin eleştirmenleri Tuncan Okan, Giovanni Scognamillo "'Vurun Kahpeye' 1949 yılında çevrileni mum ışığıyla arattıran bir yerli film" başlığını atar. Okan da aynı görüştedir. "Nerede Lütfi Akad?" başlığıyla yeni bir soru açar. "Sağ cepheden tarihe bakan bir film" olarak tanımlanan Halit Refiğ'in üçüncü çevirimi ise teknik düzeyine karşılık, ortak bir görüşe göre "içlerinde en tutarsız"ı olmuştur. Ayrıca gişe başarısızlığına uğrayan bu uyarlamadaki Aliye öğretmen rolüne Hale Soygazi'nin seçilmesi de tartışmaya açıktır.
"YILANLARIN ÖCÜ" VE "SUSUZ YAZ" YENİDEN ÇEKİLİRSE?...
Bir
dönem köy edebiyatının en önemli yapıtlarıdır Fakir Baykurt'un "Yılanların
Öcü"yle Necati Cumalı'nın "Susuz Yaz"ı... 1960'lı yılların sansür
baskısına karşı büyük savaşlar vererek ve o dönemin koşulları içinde bu
önemli iki eseri Metin Erksan gibi bir yönetmen çekerse?.. Kaldı ki her
iki uyarlama, özellikle de "bütün zamanların en iyi on Türk filmi"
listelerinde hâlâ yerini koruyan "Susuz Yaz", bir sinema klasiğidir.
Metin Erksan başyapıtlarından "Susuz Yaz"ı 1973 yılında Yılmaz Duru, yeniden uyarlarsa ne olur? Sonuç düş kırıklığıdır. Duru, bu yeni çevirimle ne ilk versiyonunu aşabilir ne de yeteneklerinin üzerine çıkabilir. Beklenen sonuç da gerçekte budur.
Şerif Gören'in 1985'de Fatma Girik ve Kadir İnanır gibi yıldız oyuncular eşliğinde yeni bir yorumla yönettiği ikinci versiyon "Yılanların Öcü", Yılmaz Duru'nun "Susuz Yaz" denemesine karşılık çok ileridedir. Gören, Erksan'ın "Yılanların Öcü"nü aşamasa da usta bir yönetmenin başyapıtı karşısında her türlü tehlikeyi göze alarak en azından kendini aşmıştır.
Ünlü roman ve oyun uyarlamalarının yeni çevirimleri burada bitiyor. Bu liste Tunç Başaran-Ali Özgentürk ikilisinin Orhan Kemal uyarlaması "Bekçi Murtaza"larıyla, Nejat Saydam ve Atıf Yılmaz'ın "Asiye Nasıl Kurtulur" adlı filmleriyle sürüp gider. Bu arada konumuzla ilgili bir başka ilginç olay da korsan isimlerle çekilen "çalıntı versiyon"lardır. Örneğin Metin Erksan'ın "Acı Hayat"ıyla Yılmaz Güney'in "Baba" gibi özgün senaryolarına dayalı filmlerin kopyaları sık sık karşınıza çıkabilir.
Biz burada özellikle belli başlı bilinen filmlerin yeni versiyonlarını ele almaya çalıştık. Dönemlerine popülist açıdan ya da sanatsal nitelikleriyle damgalarını basmış filmlerin yeni çevirimlerini uyarlama hakkı, çalma çırpma gibi yasadışı yollara başvurmadan herkes için geçerlidir. Ancak geçmişteki tabuları yıkmak, uzaktan görüldüğü gibi kolay değildir