|
Sibel TUNÇ

Doğum Yeri - 26 Eylül 1977, İstanbul
Bilgi Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü Mezunu.
YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
İki Dünya Arasında 2003
SENARİST FİLMOGRAFİSİ
İki Dünya Arasında 2003
YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER
Eski Bir Nisan Şarkısı - 1999
11’ / Betacam
Daha önceleri birkaç tane kısa film yazıp yönetmiştim, çocukluğumdan bu yana da tiyatro oyunculuğu yapmaktayım. “İki Dünya Arasında” benim ilk uzun metraj çalışmam. Filmin senaristliğini ve yönetmenliğini yapıyorum.
Tiyatroya daha ilk okula bile başlamamışken başladım; sinemayla ise ortaokulda seyirci olarak tanıştım. Sonradan yazabildiğimi hissettim ve senaryolar yazmaya başladım. Tiyatro oyunları da yazıyorum. Çok renkli bir iş bu.
" İki Dünya Arasında " projesinden bahseder misiniz biraz? İlk uzun metrajlı filminizin korku türünde olması şaşırtıcı, hayli zor ve cesaret isteyen bir işin altına giriyorsunuz, insanları korkutmak da güldürmek kadar zor çünkü...
Evet güldürmek de hakikaten zormuş, kısa filmlerimde onu da denemiştim. “ İki Dünya Arasında ”ya gelince... Hikaye, Müslüman olmak isteyen
Hıristiyan bir adamın Müftülüğe başvurmak için hazırlanırken kalp krizi sonucu ölümüyle başlıyor. Ölmeden kısa süre önce kızının hamile olduğunu öğrenen yaşlı adam, hem torununu görebilmeyi hem de Müslüman olmayı çok istiyor. Ama her iki isteği de gerçekleşmeden vefat ettiği için ruhu iki dünya arasında kalıyor. Yıllarca yaşanan olaylar zincirinin son bulması için adamın isteklerinin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Yaşlı adam, isteklerini yaptırmak için en uygun kişi olarak, ölümünden sonra dünyaya gelen torunu Emel’i seçiyor.
Bu proje bana teklif edilmeden 6 ay önce senaryoyu yazıp bitirmiştim. Ama bunu 50’li yaşlarımda çekmeyi planlıyordum, “ 50 yaşında bir film çekerim ama tam bir film olur. ” diyordum. Türkiye’de korku filmi yapılmıyor, 25 yıl uzun bir süre ama bu sürede de yapılır mı yapılmaz mıydı bilmiyorum. Böyle birçok senaryom var ufak ufak, ama özellikle bu senaryoyu filme almayı çok istiyordum. Elbette bunu şu anda yapma fikri yoktu aklımda, çünkü film çekmek için çok ciddi paralar, sponsorlar lazım.
Üniversitedeki hocalarım “ senaryonu biz alalım ve bu filmi çekelim ” dediler. Aslında kendim çekmek istiyordum filmi, kimseye satmak gibi bir niyetim yoktu, ama tabii çok iyi bir yönetmeni olsaydı, ya da gerçekten çok iyi çekilebileceğine inansaydım o zaman satardım. Zaten tam olarak bitmemişti de, çekim senaryosu halinde değildi. Teklif geldiğinde 1 ay boyunca yoğun olarak çalışıp senaryoyu çekim senaryosu haline getirdim. Yönetmen bunu alıp üzerinde bir sürü değişiklik yapacak, sonuç benim istediğim gibi olmayacak diye biraz hayal kırıklığına uğramıştım aslında önceleri.
Senaryoyu teslim etmemden sonra bir ay kadar üzerinde çalışıldı. Bu süreçte son derece umutsuzdum. “ Milyonlarca insan senaryo yazıyor, film çekiyor, neden benim senaryom seçilsin? ” diye düşünüyordum. Ama bir ayın sonunda bana filmin yönetmenliğini de sen yap denildi. Türkiye’de korku filmi hiç yok, daha doğrusu hiç başarılı olunamamış. Bu yaşta ilk kadın yönetmenin ilk filmi olsun ve ilk korku filmi olsun denildi. İlk kez olacak şeyler çok ilgi çekiyor Türkiye’de, bu da çok ilgi çeker, yurt dışına göndeririz, Oscar’a aday yaparız, festivallere katılır denildi.
Bu beni heyecanlandırdı, ama tabii düşünülmesi gereken bir konu, çok büyük bir yüktü de aynı zamanda. Karşıma Mahir Günşiray gibi çok iyi oyuncular çıkacaktı, onlara “ Sağa dön, sola dön, bunu yap, şunu yapma! ” diyebilecek miyim diye düşündüm. Böyle bir panik safhası oldu ama sonra kabul ettim ve üç ay kadar çalıştık, sözleşmeler yapıldı, çekimler başladı. Hakikaten işin içine girdiğimi o noktada hissettim.
Ne zaman oluyor tüm bunlar?
Aralık 2001, Ocak-Şubat 2002. Yoğun bir çalışma içine girdik, koşturmalar, çekimler başladı, yarıya da geldi hatta. Tahmini 4 haftası kaldı filmin, teknik olarak 4 haftada biter. 10 ayrı çekim mekanından sekizinde çekimler tamamlandı, 2 ayrı mekan kaldı. Şile’de, Balat’ta çekimler yapıldı. Mezarlık sahnesi Ermeni mezarlığında çekildi, çünkü konu tamamıyla Ermeni Hristiyan bir insanın Müslüman olmak istemesiyle alakalı. Biraz dini bir konu da var içinde, tepki mi çekecek, ilgi mi toplayacak merak ediyorum doğrusu. Türkiye’de ilk kez korku filmi çekiliyor, insanlar bana niye dinsel bir konuyu işledin diye çıkışabilir, çok iyi olmuş da diyebilir, bilmiyorum şu an. Bunlar daha ileride düşüneceğim konular.
Ama bütçe yetersizliği sebebiyle üniversite projeye sponsor olmaktan vazgeçti. Böyle bir şeyi kabul edemezdim, çünkü bir işe başladıysam bitirmek zorunda hissederim kendimi. Birçok insan haberdardı projeden, basın toplantısı yapılmıştı. O yüzden projeyi tümüyle üstlendim. Artık sponsor bulmak, reklam yapmak gibi şeylerle de ben uğraşıyorum. Bu yüzden de çekime başlayamadık henüz, Haziran’da başlamayı planlıyoruz.
Bir yandan ilk uzun metrajlı filminizi yönetirken bir yandan bu sorumlulukları üstlenmek çok zor olmuyor mu?
Tabii, çok yorucu ve stresli bir iş. Neyse ki filmden maddi bir beklentim yok, hedefim para kazanmak değil. Bundan önce 4 tane kısa film çektim, 3’ü birçok yerde gösterildi, biri ise hiçbir yere verilmedi, biraz karmaşık bir konusu var, onları göstermek daha zor, ya tepki topluyor ya da yasaklanıyor zaten. Diğer 3 filmdense birçok kez ödül aldım, neden olduğunu da anlamadım aslında ama, çünkü onların tarzı değildi. Argo kelimelerin olduğu, ikili ilişkiler ya da kürtaj gibi konularla ilgili filmlerdi. Böyle filmler yaptığınızda insanlar size sıra dışı olarak bakıyor, aslında böyle bir niyetim yok, içimden ne geliyorsa onu yapıyorum, onun başarılı olması beni çok alakadar etmiyor. “ İki Dünya Arasında ” da böyle biraz...
Film Ekim’de vizyona girdikten sonra gösterdiği performansa göre üniversiteye olan borçlarımızı ödeyeceğiz ama sonrasında para kazanıp kazanmayacağımızı bilmiyorum. Üç ay boyunca okuldan muafım, sınavlara da girmiyorum, böyle bir avantajım var, bu filmi çekmek istiyorsam mecburum zaten buna, gerekseydi okulu terk etmeyi bile düşünebilirdim. Doğrusu çok ani oldu benim için, açıkçası beklemiyordum böyle bir şeyi, boyumdan büyük bir işe kalkışmış oldum belki ama bitireceğim.
Nasıl gidiyor peki?
Benim için son derece iyi gidiyor. Türkiye’de ilk kez korku filmi çekilecek olması, yaşımın küçüklüğü, senaryoyu benim yazmış olmam. Tüm bunlar ürkütücü olsa da, çalışmalar çok güzel ilerliyor. Senaryonun bana ait olmasının şöyle bir avantajı var: Birine senaryonuzu teslim edip, film bittikten sonra izlediğinizde çok benimsemeyebilirsiniz, çünkü çok değişikliğe uğruyor, yönetmen değiştiriyor, görüntü yönetmeni değiştiriyor, bir de bakıyorsunuz ortaya çıkan şeyin sizin yazdığınız şeyle alakası kalmamış. Ama burada filmin senaryosu bana ait ve asıl yaratmak istediğimi yaratabiliyorum filmde de.
Çekimler sırasında filmin bütünlüğü belli olmayabiliyor. Herşey tamamlandığında kafanızdaki dünyayı oluşturabileceğinize inanıyor musunuz?
Tabii, çekimden sonra, çekim aralarında aklıma gelen bazı şeyler de oluyor elbet, neyse ki montaj denilen bir şey var, hemen o bölümü de çekebiliyoruz arada. Tamamıyla benim istediğim gibi olacak film bittiğimde, buna inanıyorum. Hiç hata yapmak istemiyorum, bu konuda hakikaten titizim. Çok komik hatalar vardır, sadece Türkiye’de değil bütün ülkelerde, bir anda kıyafetiniz değişir mesela, çünkü bir çekim önce bir çekim sonra yapılmıştır. Bunlara özellikle çok dikkat ettim çünkü bir seyirci olarak çok dikkatliyim, çekerken de böyle hatalar yapmamaya özen gösteriyorum.
Böyle genç yaşta ilk filminizde korku türünü deneyerek gerçekten büyük bir risk alıyorsunuz. Herhangi bir hatanız olduğunda insanlar sizi tepetaklak etmeye çalışabilirler. Ürkmüyor musunuz?
Elbette, filmin bütününü değerlendiriyor insanlar. Harcanan çabayı işin içinde olanlar anlıyorlar sadece. Ben de işin içinde değilken benim de eleştirdiğim noktalar vardı; ama aslında bu tamamıyla eleştirilecek
bir şeydir, acımasızlık değildir. Çünkü bir filmi çekiyorsanız, bir emek harcanıyor ve karşılığında insanlardan olumlu tepkiler almak istiyorsanız çok titiz olmak zorundasınız. O yüzden böyle acımasız eleştirileri hak ediyor bazı yönetmenler. Aynı şeyi yaparsam ben de kendimi eleştiririm zaten.
Neden korku türü?
Benim çok sevdiğim bir tür çünkü. Ama bu aslında çok da korkunç, mide bulandırıcı bir film olmayacak. Bu filmde ölüm yok, kan yok. “ İki Dünya Arasında ” tamamıyla ruhlu bir film, insan sadece ürküyor. Konu hakkında çok konuşup sihrini kaçırmak istemiyorum, insanlar merak etsinler istiyorum, ama genel olarak film parapsikoloji ile ilgili. Bu dünyada yapmak istediği şeyleri yapamadan ölen kişinin ruhu burada kalır, gönderilirse de acı çekermiş. İstediklerini yaptırmadan rahata kavuşmazmış ruh. Bunu filmin senaryosunu yazarken yaptığım araştırmalar sırasında öğrendim.
Filmde de isteklerini gerçekleştiremeden ölen bir dedenin torununa istediklerini yaptırması söz konusu. Hem Müslüman olamadan, hem de torununu göremeden ölüyor, o yüzden de özellikle torunla alakadar. Ondan önce ailenin diğer fertlerini de ziyaret ediyor ama onlara ulaşamıyor. Herkese ulaşılamıyor çünkü. Ama torunuyla arasında böyle bir iletişim söz konusu.
Tabii ürkütücü olaylar bunlar, ölü bir insanın sürekli yanınızda, arkanızda dolaşması hoş bir şey değil, zaman zaman torununa zarar verici de oluyor, ama birçok şeyde de önceden haberdar ediyor onu. Film bunun üzerine kurulu. Türkiye’de böyle bir şey olması garip olacak, çünkü korku tarzında ruhlarla alakalı bir şey neredeyse hiç yapılmamış. “ Şeytan ”ın kopyası var, bir de “ Drakula İstanbul’da ”, ama “ İki Dünya Arasında ” her ikisinden de farklı.
Peki neden Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçiş? İlk böyle mi geldi aklına yoksa başka kaygılar mı var?
Başlangıçta böyleydi; çünkü bunları gerçekten yaşamış biri var ve bu kişi Müslüman olmak isteyen Ermeni asıllı bir
Hıristiyan. O dönemlerde, - 1953’lerden bahsediyoruz – Müslüman olmak şimdiki kadar kolay değilmiş. Müftülüğe başvuruluyormuş, onlar da sizi istedikleri zaman çağırıyorlarmış. O yüzden de öyküdeki kişi amacına ulaşamadan ölmüş. Hikayenin bu kısmı gerçek hayattan alındı, tümüyle hayal gücü kullanılarak yazılmış bir senaryo değil yani.
Hikaye 1950’lerde geçiyor dediniz. Hazırlık aşamasında o döneme dair araştırmalar - konuşma biçimleri olsun, kıyafetler olsun – yaptınız mı?
Hikayenin kişileri Rum oldukları için isimler, kıyafetler ve konuşma biçimleri farklı. Arada Rumca konuşmalar var, bu bölümler altyazılı olacak. Rumca konusunda yardım aldım, Rum kökenli bir aileden geldiğim için Rum kültürünü zaten biliyordum, o yüzden çok zorlanmadım. Bu konuyu seçmemde bunun etkisi büyüktü zaten. İsimlerde de çok zorlanmadım, filmdeki isimler Ermeni ve Rum asıllı insanlarca çok sık kullanılan isimler, biraz klasik ama başka türlü olsa anlaşılmayabilirdi. Türk insanı Rumca isimleri biliyor az çok, mesela Agop çok bilinen bir isim. Mezarlık Agop isimli birine ait zaten, o konuda hiçbir oynama yapmadık, doğrudan kendi mezarında kendi resmiyle çektik; o yüzden de bu oyuncuyu – yaşlı adamı - bulurken çok zorlandık. Uzun boylu, iri yarı, yeşil gözlü ve kır saçlı birisi olması gerekiyordu. Bir de onu Rumca konuşturmakta zorlandık. Rumca İngilizce gibi kolay değil çünkü. Ama dediğim gibi, bütün ince ayrıntılar düşünüldüğü için film bittiğinde izleyiciler ve eleştirmenler en azından “ Evet, çok titiz çalışılmış ” diyeceklerdir sanırım.
Bu bir aile hikayesi o halde... Ailenizden bir tepki aldınız mı filmi çekerken? Ya da o kişinin mezarında çektik dediniz, bu konuda tepki geldi mi?
Hayır gelmedi, çünkü zaten onlardan dinlemiştim hikayeyi. Bu benim yaklaşık 8-9 yaşında çok sık görüştüğüm insanlardan dinlediğim bir hikayeydi. Sonradan içinde gerçek payı olduğunu öğrendim, daha çok üzerine düşmeye başladım; benim çok ilgimi çekmişti, başkalarının da ilgisini çekebileceğini düşündüm. Tabii senaryoyu tam olarak bana anlatılan şekilde yazmadım, abartılı yerler var, ama anlatılan
her şeyi kullandım, o yüzden de çok canlı bir film oldu.
8-9 yaşlarında böyle bir hikaye dinlemek hayli korkutucu olabilir. Geçmişteki korkularla yüzleşmek için mi böyle bir filme yapmak istediniz?
Zaten korku tarzında hikayelerden, cinlerden perilerden çok etkilendiğim için, böyle bir şey yapmak tam bana göre diye düşündüm.
Filmde ruh çağırma sahneleri var mı?
Hayır. Böyle bir şey vardı ama filme koymadım. Dediğim gibi, insanları çok fazla ürkütmek, tepki toplamak istemiyorum. Zaten Kültür Bakanlığı filme 17 yaş sınırı koydu. Aslında süper korkutucu bir film de değildi.
Şu anda film nasıl yürüyor? Kültür Bakanlığı’nın desteği var mı?
Evet, Kültür Bakanlığı’nın desteği var. Sponsor arayışımız da sürüyor. Çekimlere ara verişimizin sebebi de bu. Normalde uzun metrajlı bir film 4 haftada bitirilebilir. Çekimden sonra bir 4 hafta kadar da montaj sürer. “ Yüzüklerin Efendisi ” gibi bir film yapmıyorsanız normal standart budur. Ama bizde biraz uzun sürdü yarıda kaldığı için. Ama şimdi bitmiş olsaydı bile Ekim 2002’de gösterime girecekti film.
Filmin oyuncu kadrosundan söz edebilir misiniz biraz? Kimler var ekipte?
Çok profesyonel oyuncular yok. Tanınmış simaları özellikle istemedim, çünkü çok komik olabilir; korku filmi bu, aşk değil, gerilim değil, o yüzden hiç tanınmayan, bugüne kadar görülmedik simaları tercih ettim. Özellikle başroldekiler, bugüne kadar sinema tecrübesi olmayan, ama oyunculuk eğitimi almış, tiyatro kökenli oyuncular arasından seçildi. O hissi verebilmek, insanları güldürmek ve korkutmak zor çünkü. Bir aşk hikayesi anlatıyorsanız, bunu insanlara hissettirmek kolaydır, çünkü genelde hissediyor zaten insanlar bu duyguyu, ama “ İki Dünya Arasında ” bu tarz bir film olmadığı için çok seçici olmak durumundaydık, çok uzun süre uğraştık oyuncu konusunda.
Daha önce tanıdığınız, birlikte çalıştığınız insanlar mıydı?
Mahir Günşiray haricinde, oyuncuların çoğunluğu daha önce hiç tanımadığım, görmediğim insanlardı ama tabii tanıdıklarım, bu işi yapar deyip kasta çağırdığımız ve hakikaten başarılı olan insanlar var. Bir de çok fazla figüranımız var, bazı bölümlerde 60-65 kişi kadar. Onları da bulmakta zorlandık, onlarda da çok seçici davrandık çünkü, nasıl olsa figüran deyip geçmedik, oyunculuk kabiliyeti olan insanları seçtik. Oyuncu arayışımız sürüyor, birkaç eksik var, çocuk oyuncumuzu bulamadık, çünkü iki yaşında birine böyle bir rol oynatmak çok zor ve bunu yapabilecek kimse çıkmadı karşımıza henüz. Denemelere devam ediyoruz, deneme sürecimiz yaklaşık bir hafta sürüyor, bir gün bakıp, yok olmadı, git demiyoruz yani...
Biraz da çekim ekibi hakkında bilgi alabilir miyiz? Onların da ilk uzun metraj çalışmaları mı?
Işık ekibini anlaştığımız film şirketi sağladı zaten, Fono Film’in bize verdiği teknik ekiple çalıştık. Daha önce pek çok uzun ve kısa metraj, dizi film ve televizyon programlarında çalışmış insanlardı. Görüntü yönetmenimiz Cihan Kahraman’ın ise ilk uzun metraj çalışması “ İki Dünya Arasında ”. Onun da daha önce dizi, kısa film ve tanıtım filmleri olmuş.
Dışarıdan bir ekiple çalışmak zor olmuyor mu?
Hayır, profesyonel insanlarla çalıştığınız sürece olmuyor. Siz zaten istediklerini söylüyorsunuz, hatta bir şey söylemenize dahi gerek kalmıyor, onlar işlerini biliyorlar. Senaryoya baktıktan sonra bunun nasıl yapılabileceğini sizden daha iyi biliyorlar. Şunu diyebilirim ki, çok amatör olmamıza rağmen hiç teknik sorun yaşamadık. Oyuncularla da sorunumuz olmadı. Son derece güzel gidiyor çalışmalar. Konu hakikaten ilgi çekici sanırım, insanları heyecanlandırdığını hissediyorum, bu da beni motive ediyor, doğru bir iş yaptığımı düşünüyorum. Özellikle filmin tüm sorumluluğunu üstlendikten sonra buna daha çok inandım. Belki böyle olması daha iyi oldu. Tümüyle benimsediğim, benim olan bir film olacak.
Genç yönetmen olmanızın, ilk filminizi çekmenizin yarattığı etki nasıl, destek mi oluyor insanlar, olumsuz mu yaklaşıyorlar?
Olumsuz yaklaşanlar, çok zor olduğunu için böyle bir işe girmemem gerektiğini söyleyenler var, ama genel olarak çoğunluk çok iyi olduğunu düşünüyor. Özellikle sinema çevresi olumlu bakıyor. Hiç bilmeyen insanlarla zaten bu konuyu tartışmak, onların beni olumsuz etkilemesi söz konusu değil. Bu yüzden onların olumsuz yorumlarına aldırış etmiyorum. Takdir ettiğim, bugüne kadar çok iyi işlere imza atan insanlara sorduğum zaman bana doğru yolda olduğumu söylüyorlar, o zaman doğru yolda olduğuma inanıyorum ben de. 25 sene sonra için düşündüğüm bir işi 25 sene önce yapıyor olmanın verdiği gururu yaşıyorum, aynı zamanda çok paniğim. İnsanlar bana iyi şeyler söyledikleri zaman çok heyecanlanıyorum.
Filmin adı “ İki Dünya Arasında ”. Gösterime girdikten sonra sizin için de böyle bir ‘iki dünya arasında’lık olabilir mi? Tanınmayan genç bir yönetmenken birdenbire çok ün kazanabilirsiniz...
Aslında oyunculuktan dolayı çok yabancı değilim bu tarz konulara ama sanıyorum çok ünlü olamam, çünkü tarzım değil bu. Bu işe başladığımızın ikinci haftasında magazin programları yapımcıları peşimizde dolaşıyordu, ama ben çok rahatsız oldum bundan. Biraz sizin isteğinize de bağlı, siz istemiyorsanız onlar zaten çok üstüne düşmüyorlar, çağırırsanız geliyorlar. Şu an magazinsel bir şey yapmıyoruz. Sinemayla ilgili bir şey yapıyorum, manken değilim, süper star değilim, sinemada oynamayacağım, o yüzden de herhalde daha ziyade sinema programlarında yer alırım. Magazinsel bir durum yok çünkü, böyle bir şeyi ben de istemiyorum zaten.
Yeni adet olduğu üzere film vizyona girmeden iki hafta önce sataşmalar, atışmalar, dedikodular başlamayacak yani?
Hayır, böyle tartışmalara kesinlikle karışmam. Zaten çıkıp da benim için bunu yaptı bunu yapmadı, ben ondan iyiyim diyebilecek, bana rakip olabilecek kimse yok, çünkü yaşıtım yok. Benimle tartışacak, didişecek tarzda insanlar değil sinemayla ilgilenen insanlar. Benden çok büyükler, olsa olsa bana
ağabeylik ablalık ederler.
Kimseyle yarışmadan, münakaşaya girmeden “ ben böyle bir şey ortaya koyuyorum, beğenirseniz ne ala!..” diyebilmek çok özgürleştirici bir şey olmalı?
Evet. Ben kimsenin işine engel olmuyorum, laf da atmam zaten, mikrofonu ağzıma tutsalar laf atacak kimsem yok.
Geçenlerde Deniz Akkaya bizim çok güzel reklamımızı yaptı Hülya Şov’da mesela. Açıkçası hem şaşırdım, hem de sevindim. Başrol için teklifte bulunmuştuk ona, sebep göstermeksizin reddetmişti, biz de bizi tanımadığı için istemediğini düşünmüştük. Ama programda “ Başrolde oynayacak kadar iyi olduğuma inanmıyorum, o yüzden kabul etmedim projeyi. ” dedi. Böyle bir açıklama yapınca, bizim için artı bir şey oldu tabii bu.
Film Ekimde gösterime girecek dediniz. Yurt dışında da gösterilecek mi? Hedefleriniz neler?
Uluslararası alanda da başarılı olmak istiyoruz elbette. Ulusal ve uluslararası festivalleri bekleyecek, yarışmalara katılacağız. İlgi çekici festivallerin mümkün olan hepsine göndermeyi düşünüyoruz filmi, tabii bunun şartları var, Avrupa Birliği’ne üye altı ülkede filmin gösterime girmesi gerekiyor. Bunun birçoğunu halletmiş durumdayız, zaten film o 6 ülkede gösterilirse Oscar’a da aday olabiliyor. O yüzden Oscar’a da aday olabiliriz. Ödül beklentim yok, ama aday olmak bile çok önemli çünkü 1989’dan bu yana hiçbir Türk filmi Oscar’a aday olmadı. O yüzden ismi bile geçse heyecanlanıyorum.
Bu filmden sonra yeni projeler var mı?
Evet, “ İki Dünya Arasında ” vizyona girdikten hemen sonra başlamayı düşündüğümüz yeni bir gerilim- korku filmi projemiz daha var. Senaryomuz bile hazır.
Korku türünde devam etmeye kararlı mısınız?
Evet, böyle gidecek. Benim tarzım bu ve bunu değiştirmeyeceğim, farklı bir şey yapıp kendimi zorlamayacağım; çünkü o saçmalamaya giriyor, başarılı olamıyorsunuz. Kafamda bunun gibi 8 kadar senaryo var. Yani 8 ayrı konu. Hepsi de korku tarzında. Bu filmden sonra para ve imkan doğrultusunda o sekiz konuyu işlemeyi düşünüyorum. “ İki Dünya Arasında ” başarılı olursa sponsor bulmak, dolayısıyla film çekmek de kolaylaşacak zaten.
Peki film başarısız olursa hevesiniz kırılır mı, çalışmaya ara verir misiniz? Yoksa aynı hızla devam eder misiniz?
Ederim. Zaten herşey olumlu olacak gözüyle bakmıyorum. Bütün kötü alternatifleri göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Mesela filmin senaryosundaki birtakım yerler ya ilgi çekecek, ya da tepki toplayacak. Bunu başından beri düşünüyorum. Ama her durumda 2. projeye başlayacağım.
Yurt dışında eğitim almayı düşünüyor musunuz? Yoksa piyasa içinde kendinizi yetiştirmeyi tercih edeceksiniz?
Düşünüyorum tabii, alaylı olmak benim tarzım değil, şu anda sinema okumamın sebebi de diploma, yoksa sinemayla ilgili öğrenmek istediğim şeyleri birebir işin içinde, birinin asistanı olarak da öğrenebilirdim.
Her şeyin nasıl yapıldığını hemen hemen biliyordum zaten. Yıllardır okuyorum çünkü, ama diploma önemli.
Yurt dışında da mutlaka bir eğitim söz konusu, hatta onlarla birlikte çalışmayı da düşünüyorum. Görüşmelerim de var bu konuda, Christopher Nolan’la çok sık görüşüyoruz. “ Memento ”nun orijinal senaryosunu da vermişti bana. İkinci projesinde birlikte çalışabiliriz İngiltere’de. Benim ikinci projemle onun ikinci projesi bir olur mu bilmiyorum ama en azından senaryo benim, yönetmenlik onun olabilir; İngiltere’de yönetmenlik konusunda biraz zorlanabilirim çünkü.
Yurt dışına yerleşmek, tümüyle yabancı filmlerde çalışmak mı hedefiniz, yoksa Türkiye’nin de için de bulunacağı projeler mi olacak?
Türkiye ortak yapımı tabii. Amaç o zaten, Türkiye’de yaşıyorum sonuçta. Kısmi yerleşme olabilir filmler orada çekileceği için, ama Türkiye’yi mutlaka işin içine katarım. Birinci proje başarısız olsa, ilgi toplamasa ya da kötü eleştiri alsa bile ikinciyi yapmayacağım gibi bir kaygım yok. Hatta ikincide daha iyi bir proje düşünüyorum, yabancı bir yönetmenle ortak yapım olması çok daha farklı olacaktır.
Ama dediğim gibi, çok kaygım yok. Film başarılı olursa çok mutlu olurum, gurur duyarım. Ama başarısız olsa dahi, açıkçası egomu tatmin etmiş olacağım, zaten amacım para kazanmak değil, bunu maddileştirmedim hiçbir zaman, öyle bir kaygım olsaydı sinemayı ya da tiyatroyu seçmezdim. Ama örneğin masa başında oturup iş yapmak bana göre değil. Bir şey üretmek zorunda hissediyorum kendimi. Yapı meselesi, yaşam tarzı bu.
Son dönem Türk sinemasına dair ne düşünüyorsunuz? Sizin kadar genç yönetmen hiç yok sanırım?
Genç yönetmen yok ama son zamanlarda herkesin fark ettiği gibi, çok iyiye gidiyor Türk sineması. En azından film çekiliyor. O bile başarıyken... İyi filmler de çıkıyor ortaya.
Bu kriz ortamında nasıl oluyor da çekilen film sayısı artıyor sizce?
Kriz ortamının çok abartıldığını düşünüyorum. İnsanlar çok garip projeler için bile para bulabiliyorsa, sinemanın para bulamaması gibi bir şey söz konusu değil. Çünkü sinema getirisi olan bir şey, hem sadece filmi yapana değil, gösterime sokana, film şirketine, çalışanlara da getirisi var. Aslında Türkiye’de de çok iyi para kazanılabilir sinemadan. Ama bizim kaygımız para olmadığı için işin bu yönünü fazla düşünmüyoruz. Öyle olsaydı başka bir projeyle de çıkabilirdik.
Bazı yönetmenlerin ilk ya da düşük bütçeli filmlerinde oyuncuların para istemeksizin rol aldıklarını biliyoruz. “ İki Dünya Arasında ”da böyle bir şey var mı?
Evet, oyuncuların bedava çalıştıkları oluyor. “ Film kazanırsa öderiz ” deniyor, onlar da gönüllü oynuyorlar. Bu sırf reklam amaçlı olabileceği gibi, oyuncuların sinemaya duyarlılıklarından da olabilir. Ama bizde böyle bir şey söz konusu değil. Sanırım “ İki Dünya Arasında ” aynı zamanda oyuncuya çok para ödeyen ilk ‘ilk film’ olacak.
Ciddi projeler içinde yer almak isteyen genç sinemacılara önerileriniz neler?
Zor bir soru bu. Öneride bulunamayacağım, çünkü ben de bilmiyorum, ama bence cesaret yeterli. Cesaretleri varsa, risk almayı göze alıyor ve hakikaten bu işi yapmayı istiyorlarsa yaparlar. Ben “ İstemek başarmanın yarısıdır ” inancıyla yola çıkıp bütün işlerimi böyle başardım. Sanıyorum bu projede de bu şekilde başarılı olacağım. Ekipte çalışan insanlar da çok verimli ve istekli çalışıyorlar. Onların desteği beni motive ediyor. Ama genç girişimcilere, genç yönetmenlere bir şey diyemeyeceğim, çünkü ben de çok gencim. Sadece cesaret diyorum, içlerinde biraz deli cesareti olması lazım.
Son olarak internet hakkındaki görüşünüzü alabilir miyiz?
İnternet çok fazla insana ulaşan bir araç. Daha önce internetle fazla ilgili bir insan değildim, son bir senedir çok iç içeyim, herşeyi oradan öğreniyorum. İnsanlar gazete, dergi almaktan ziyade bütün günü internette geçirdikleri için, bence insanlara ulaşmak açısından çok daha başarılı bir araç.
Açıkçası, röportajımın internette yayınlanacak olması beni de, etrafımdaki insanları da daha çok etkiliyor, çünkü tek tuşla ulaşılabiliyor, gazetelerdeki röportajların bu kadar çok insana bu kadar kolay ulaştığını sanmıyorum.
Dahası futboldan sinemaya, dizi filmlere, hatta nerede yemek yiyeceğinize kadar her alanda bilgi almanız mümkün. Bir süredir bütün bunlara internetten ulaşır oldum ben de. Ayrıca o bilgide kafanıza takılan bir şey varsa birebir muhatap olabileceğiniz, arayıp sorabileceğiniz, e-mail yoluyla ulaşabileceğiniz insanlar var. Bu da çok etkileyici. Oysa gazetede yazı yazan kişiye ulaşmak çok zor, çok daha kibirli çünkü onlar. Daha fazla insana ulaşan, gazete ve dergilerden daha etkili bir sistem yani
internet...
Kaynak
Türk Sineması Veri Tabanı
|