|
Öksüzlüğümüzü silip atan o gülümseyiş
PINAR ÇEKİRGE 32guner@gmail.com
Ne kadar alicenap, ne kadar saygılıydı. Safiyetle ve tokgözlülükle söylerdi lafını. Dahası, kişisel sözlüğümüzde ‘ obezite’ nin resimli haliydi. " Böyle yemeğe devam edersen Necdet Tosun olacaksın," derdik birbirimize.Evet, çok severdik onu.Tanıdık biriydi, mahalleden, aileden biri.
Konaklarda, köşklerde, yalılarda yaşayan Belgin'in, Filiz'in, Hülya'nın en sadık hizmetlisiydi.
O filmlerdeki gibi aşklar hayal edip, bulamadığımda defalarca hüsrana uğramışken, bu öksüzlüğümü Necdet Tosun silip atardı bir gülümseyişiyle.
En büyük ceza, benim gibi düşlerini özgür iklimlerde dolaştırmayı seven birinin düşlerini katletmekti aslında. Necdet Tosun kalkan olur, acımasız düş kırıcılara karşı korurdu beni. O yanımdayken sırtım yere gelmezdi nasılsa, bilirdim.
Hala beyaz mermer sütunlu verandalarda, Belkıs Özener'in sesiyle şarkılar söyleyen Türkan'ı, her yanı sarmalamış manolya ağaçlarını, Ediz'i, Cüneyt'i özlüyor; ipeklere, şifonlara, otrişlere bürünmüş zarif hanımefendilerle dolu, artık hiç var olmayan Yeşilçam dekorunda yaşıyorum. Ayağımda erguvan rengi papuçlar.
1960'lı yıllardı. Henüz tabuları yerle bir edecek, ikonları devirip geçecek, en güzel komşumuz, Fahriye Ablamız, Müjde Ar hayatlarımıza karışmamıştı. Filiz,Türkan, Hülya hep masum, hep tertemiz, hep en güzel olmaya yazgılıydılar. Para gerektiğinde 'fakir ama onurlu', ' namusu için yaşayan' insanlar tarafından zengin fabrikatörün; baba parasıyla yaşayan genç erkeklerin yüzüne çarpılır ve nedense hep iyi olanlar kazanırdı. İyilik acı çekmekti aslında. Gözyaşları sel olur akardı. Matem kokardı sinema salonları. Ağladıkça açılır. Ohh, ne güzel ferahlardık.
Şişmandı. Koskoca bir göbeği, badem bıyığı vardı. Erler Filmin vazgeçilmez karakter oyuncusuydu Necdet Tosun. Genelde aşçıbaşı ya da bahçıvan olurdu. Bir filminde mafya babası olmuş, racon kesip, kelle almıştı. Ama onun asıl başarısı yüzündeki o güzel, sevimli, hüzün bulaşığı ifadede gizliydi. En çok Mürüvvet Sim’den çekerdi film boyunca. Dursune kalfanın şerrinden korkup, telaşa düşer ikizleri karıştırıp evin kızı yerine, vaktiyle çingeneler tarafından kaçırılan yankesici Hacer'i konağa getiriverirdi. Ah, gırtlağına sahip olamaz, masadakileri siler süpürürdü. ‘Tek’di sinemamızda ve hep öyle kaldı.
Yanaklarından kan fışkıran bu tombul adamın günün birinde ölebileceği kimsenin aklına gelmezdi zaten. Ama çok erken bir yaşta ayrıldı aramızdan. Kırk dokuz yaşında.
Sinemaya başlamadan önce lokantalarda çalıştı, kuruyemişçide leblebi sattı, terzilik yaptı. Zaten terzilikle geçindiği Burhaniye'ye gelen bir film ekibi fiziğinden etkilenip, ona rol önemişti.400'e yakın filmde rol aldı Necdet Tosun.
Bakışlarında tertemiz, duru bir ifade vardı her zaman. Hiç kızmazdı, ezikti. Emir kuluydu. Azıcık kılıbıktı aslında. Mürüvvet'ten ödü kopardı.İbibikler Çambazhanesinde çadır gülü Fadime’yi öz kızı bellemişti.Yüreği çok yumuşaktı..kolayca dolardı gözleri. Ayrılıklara hiç gelemez, hele İlker'in sokaklarda sersefil kalmasına içi elvermezdi.
Necdet Tosun, tıpkı Aliye Rona, tıpkı diğer karakter oyuncuları gibi gözleriyle karşısındaki oyuncuya rol verir, onu oynatırdı.
Erler filmin İran'la ortak çektiği filmlerde kendisi gibi şişman Hümayun Tebrizyan' ile kamera karşısına geçmişti. Birkaç tarihi kostümiye filmde de rol aldıysa da, Necdet Tosun komedi ve melodramların vazgeçilmez oyuncularından biriydi.
Fabrikalar Fabrikatörü Hulusi bey ile zevcesi, Osmanlı Hanedanı'ndan Mürüvvet hanımefendinin Kanlıca'daki yalılarında başında beyaz kukelatası koskoca bir tencerenin başında yemeğin tadına bakar, bazen Zeki ve Sadri'ye bir geminin mutfağında zorla patates, soğan doğratırdı.
Eski zamanlarda kalmış, iyi kalpli mahalle esnafını simgelerdi en çok. Meraklıydı, ama bu merakı asla taciz niteliğine dönüşmezdi. Dedim ya, iyi yürekliydi. Saftı. Ne kadar dirense de ya Filiz'in ya Cüneyt'in oyunlarına gelir, onlara yardım etmek için çırpınır durur, varını yoğunu ortaya dökerdi.
Arası çocuklarla hep iyi olmuştu. Sedef, İlker, Ömer, Zeynep, Parla'nın elinden çok çekse de onların tonton aşçı amcalarıydı. Koruyan, gözeten.
Yalçın Otağ’ın " Hey Gidi Günler" ( 2007 ) adlı kitabında, birbirlerine " ahretlik" diye seslendikleri Necdet Tosun ile ilgili anlattıklarını hatırlıyorum.
Seneler ve seneler önceymiş.Ateşböceği Ercan ve Yalçın küçük bir arabada, ön koltuktaysa Necdet Tosun.Güle söyleye Şişhane’den Unkapanı Köprüsü’ne doğru yol almaktalar.Ercan’da Yalçın’da adları gibi Ateşböcekleri, hiç dururlar mı ellerinde koskoca bir çikolata, Necdet Tosun’un melül bakışlarına aldırmadan elden ele dolaştırmaktalar.Necdet Tosun’a çikolata zinhar yasak.Ama canı da istiyor, bir parça olsun koparmak…ve anlıyor ki Ateşböcekleri kendisiyle kafa bulmakta,”Durdur lan arabayı” diyor Ateşböceği Ercan’a ve tam köprünün ortasında iniyor otomobilden.Ateşböcekleri onu geri alabilmek için diller döke dursun, hiç duymazdan gelip, başı havada, kaşları çatılmış hızlı hızlı yüremeye devam ediyor.O an Yalçın Otağ fark ediyor durumu..halk Necdet Tosun’u görmüş adeta bir ordu Tosun’u takip etmekte..Necdet Tosun başını çevirip kalabalığı gördüğü an can havliyle o küçücük arabaya atmaz mı kendini ?
O gideli otuz üç yıl oluyor neredeyse….
VE “Yine bu yıl ada sensiz..”
Derler ki ; Yeşilçam Sokağı'nın tam girişindeki binanın birinci katında otururmuş.Sokağa giren çıkanları, film yazıhanelerini takip eder, kimin filmi nerede iş yapmadı, hangi senarist hangi yapımcıyla kavgalı, kim hangi firmadan henüz parasını alamadı..bunları bilirmiş.
" Abla be, Mürrüvet Sim filanca filmde öyle başarılı olmuş ki" diyenlerin vay halineymiş tabii.
Ülkü Erakalın anlatmıştı: Osman Nihat Akın çok sevmiş onu.Evlenmek istemiş.Hatta: " Yine bu yıl ada sensiz, içime hiç sinmedi / Dil’de yalnız dolaştım ben..gözyaşlarım dinmedi.." şarkısını bu aşkın hatırasına adamış ve onun için yazmış.Mualla Sürer ise, “kızım var, ona karşı sorumluyum” diyerek bu evlenme teklifini geri çevirmiş.
“Ben de şaştım nasıl oldu..yüreğime inmedi..Dil’de yanlız dolaştım..”
Selim İleri der ki : “ Mualla Sürer sinemamızın bence en güçlü kompozisyon oyuncularından biriydi. Salon filmi kompozisyonuyla Bir Demet Menekşe tarzı toplumsal çizgili filmlerdeki kompozisyonu gerçekten üzerinde durulmaya değer ayrıntılarla ayırt edebilmiştir. Kendisiyle tek bir kez konuşabildim. Sinemayı, oyunculuğu sevdiğini, ama halkın ilgisine daha tutkun olduğunu söylemişti.”
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarında anlattığı dedikoducu, cadaloz, fesat, kıskanç, kavgacı, eli belinde, rastık çekerek, yastık dikerek gününü gün eden kenar mahallelerin yoksul kadınlarıyla kan bağı olan karakterlere hayat ve kan verdi perdede.Bazen Aliye Rona'nın dalkavuk hizmetçisi, bazen Filiz Akın'ı yankesiciliğe zorlayan, çocuk hırsızı Saçaklı Raziye..bazen kart horoz Vahi Öz'ün biricik ‘ Bediaaaaa' sıydı.Bakışlarını süze süze " Ama Rüknettin bey " değişi hala gözlerimin önündedir.
Mualla Sürer en çok Orhan Kemal romanlarına yakışabilirdi.Arnavut kaldırımlı sokaklarda aşı boyalı bir evin cumbasından etrafı keskin gözlerle süzen bir kayınvalide..Geçimsiz.Nobran.Dediğim dedik.Kaprisli.
‘Bal Kız’, ‘Karagözlüm’, ‘Ah Müjgan Ah’,’Hayat Sevince Güzel’, ‘ Ayşecik Boş Beşik,’, ‘ Fıstık Gibi Maşallah, Berduş’, ‘Turist Ömer Afrika’da’, ‘Katibim’,’ Berduş’, ‘Yuvanın Bekçileri’,’Seven Kadın Unutmaz’ filmlerinde canlandırdığı karakterlerle unutulmazlar arasında yerini almıştı Mualla Sürer.
Sert bir maarif müfettişi, yufka yürekli bir dadı, gözü genç erkeklerde bir şen dul, kurallarına bağlı, despot bir kız lisesi müdiresi, huysuz bir kayınvalide, duvak düşkünü evde kalmış yaşlı kız tiplemeleri, açık platine saçları, yüzündeki hoşnutsuz ifadeyle adeta perdede bir rüzgar gibi eserdi. Çocuk kaçırır, cepçilik yapar, ama ille de Turist Ömer'den çok çekerdi. Sanırım sadece Rüknettin beyi sevmiş ama sevgisi pek de karşılık bulamamıştı. Rüknettin'in gözü onun parasında pulundaydı.Neyse ki, şeytan çekici Ayşecik vardı da, her şey tatlıya bağlanırdı.Beyaz gelinlik bile giyerdi Bediaaaa.
‘Bir Demet Menekşe'de özellikle Reha Kıral ve Muazzez Kurtoğlu ile olan karşılıklı sahnelerinde adeta perdede canlanmış ve muhteşem bir oyunculuk sergilemişti. ‘Paydos’ sanat hayatının en önemli doruklarından biriydi. Tıpkı ‘Bir Dağ Masalı’, ‘Çalıkuşu’ gibi.
Yuvarlak yakalı kolsuz siyah saten giysileri, boynunda iki sıra beyaz incisi, bazen şık bir salonda, bazen teneke leğenin başında dirseğine kadar sabun köpükleri içinde çamaşır yıkar, bazen kirasını ödemeyen işportacı Filiz ile Kartal'ı sopayla evden kovardı..sıkıştı mı “Ben zavallı bir dul kadınım a dostlar” diye bağırır, kendinden geçerdi. Gün gelir bir paşa konağının en kıdemli kalfası olur, etrafına kök söktürürdü. Kuşkusuz, Mualla Sürer'e sesini veren Suna Pekuysal, Nezahat Tanyeri’nin bu başarıdaki payını unutmamak gerekir.
Mualla Sürer Türk Sineması'nın en önemli karakter aktrislerinden biriydi kuşkusuz. Vahi Öz ile öyle bir çift oluşturmuşlardı ki, seyirci perdedeki bu hayali gerçek sanır, onların evli olduklarına inanırdı. Yeşilçam zaten masalların yaratıldığı bir sinemaydı.
Onu sadece bir defasında İstiklal Caddesi’nde yürürken gördüğümü hatırlamıyorum.Son derece zarif bir bastona tutunarak dolaşıyordu.Etrafında bir insan kalabalığı..herkese gülümsüyor, başıyla selam veriyordu.Açık sarıya kaçan saçları, yaşlanmış yüzüyle o kadar sevimli ve güzeldi ki.Perdeyle hayat arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmıştı sanki.Şimdi düşünüyorum da, sinemaya adanmış, sinema için var olabilen bir yaşam tarzı olmalıydı.Alışılagelmiş piyasa beğenisinin pek de dışında kalamamıştı. Ne yazık ki, hep bilindik rolleri üstlenmek zorunda kaldı, dönem sineması ondan yeterince yararlanamadı.Zaten o dönem Türk Sineması, bölge ve işletmeciler tarafından yönetilen, bir sinemaydı.Perdede canlandırılan tipler kartondu.Fotoroman tadında yüzlerce film çekiliyordu her yıl.
Bütün cephelerde bunca bozguna uğramışken, kuşkusuz tek trajedim hala o filmleri o kahramanları, gerçek sanıp özlemem, onlara tutunmam. Biliyorum.
Zaman akıp gitmiş, aradan uzun seneler geçmiş oysa…hüzün bir örümcek ağı gibi kuşatmış hayallerimi.Aklıma mıh gibi çakılmış Saçaklı Raziye’nin repliği : “ Aman kumserim, canım kumserim, Saçaklı Raziye kurban olsun sana..”
1902’de dünyaya gelen Mualla Sürer hayata veda ettiğinde 74 yaşındaydı ve 200’e yakın filmde rol almış, hatta bir ara İzmir Fuarı’nda sahneye bile çıkmıştı. Son derece ifade gücü olan bir yüzü vardı, o yüz her şeyi söyler anlatırdı zaten. Bir tek göz süzüşü, bir dudak büküşüyle nice filme hayat katmıştı. Türk Sinema Tarihi’nde yeri o kadar önemliydi ki, sonrasında kimse onun boşluğunu dolduramadı.
Bense onu çok özlüyorum.Tıpkı sizin gibi !
|